Haziran 2018

Sara Shepard - Yalan Oyunu

Sara Shepard - Yalan Oyunu

BAŞKA BİRİNİN SAHİP OLMAK İÇİN CİNAYET İŞLEYEBİLECEĞİ BİR HAYATIM VARDI. DERKEN BİRİ BUNU YAPTI.

Pek fazla şey hatırlamıyor olabilirim, ama muhteşem bir hayat yaşadığımı biliyorum. Ölürken bile başkasının sahip olmadığı bir şeye sahiptim: Hiç karşılaşmadığım ikiz kardeşim sayesinde tekrar sahneye çağrılma şansına. Başıma gelenleri öğrenmek için Emma'nın yerime geçmesi gerekiyordu. Peki, en yakın arkadaşlarımın şakalarını kaldırabilecek miydi? Erkek arkadaşımı, aşkıyla tutuştuğu o kız olduğuna ikna edebilecek miydi? Aileme kendi kızlarıymış gibi iyi geceler öpücüğü verebilecek miydi? Katilimin onun her adımını izlediğini anladığında bile gösteriye devam edebilecek miydi?

“Yalan Oyunu gözünüze uyku girmeden okuyacağınız türde bir gerilim… Ters köşe nüansları şaşırtıcı derecede akla yatkın.”
-VOYA-

“Keyifli ve kurgunun hızla geliştiği bir gizem… Emma ipuçlarını bir araya getirdikçe okurlar sayfalarla adeta yarışa girecek ve bir sonraki adımı hesap etmeye epey kafa yoracak.”
-Publishers Weekly-

“Romantizm ve tehlikenin tam dozunda harmanlandığı gerilim dolu bir roman.”
-School Library Journal-

Kitaptan Alıntı

Umma Paxton kanvas çantasını ve buzlu çay bardağını alıp, yeni koruyucu ailesinin Las Vegas eteklerindeki evinin arka kapısından çıktı. Yakındaki otoyoldan geçen arabaların çıkardığı sesler kulağına geliyordu, havada egzozdan ve yakındaki su arıtma tesisinden kaynaklanan ağır bir koku vardı. Arka bahçenin dekorasyonu tozlu ağırlık kaldırma aletlerinden, paslı sinek kovucudan ve ucuz kil heykellerden ibaretti.

Şato muamelesi yaptığım, ıssız arazimi mükemmelce tamamlayan ahşap salıncak setin bulunduğu Tucson’da-ki bahçemin yanından bile geçemezdi. Dediğim gibi, hâlâ hatırlayabildiğim buharlaşıp giden hatıralar tamamen rastlantısal ve tuhaf. Son bir saattir hayatına anlam verebilmek için Emma’yı takip ederken bir yandan kendiminkini hatırlamaya çalışıyorum. Başka şansım varmış gibi durmuyor.

Gittiği her yere ben de gittim. Emma’yla ilgili şeyleri nasıl öğrendiğimden tam olarak emin değildim, sanki telefonun ekranında beliren mesajlar gibi, onu izledikçe kafamda belirmişlerdi. Onun hayatının detaylarını kendi hayatımınkin-den daha iyi biliyordum.

Emma, çantasını dövme demir taklidi bahçe masasının üstüne koydu, çanta plastik bahçe sandalyesine kaydı ve devrilmesine neden oldu. Kumarhanelere olan mesafesini saymazsak, bu bahçenin tek iyi tarafı temiz ve kesintisiz bir gökyüzü sunmasıydı. Gökyüzünde asılı duran Ay mermerden yapılma iri bir kurabiye gibiydi. Emma’nın bakışları doğuda parlayan iki tanıdık yıldıza takıldı. Dokuz yaşındayken özlem içinde sağdaki yıldıza Anne Yıldız, soldaki yıldıza Baba Yıldız adını takmıştı. Hemen üstlerindeki küçük parlak yıldız ise Emma Yıldız’dı. O yıldızlar hakkında birçok masal uydururdu, sanki gerçek ailesi onlarmış, bir gün dünya üstünde de gökyüzünde oldukları gibi bir araya geleceklermiş gibi.
Ekitap İndir
[alert title="LÜTFEN DİKKAT!" icon="info-circle"] SİTEMİZ SİZLERDEN ASLA LİNKLERE ULAŞMANIZ İÇİN TELEFON ONAYI VS. İSTEMEZ! BU TÜR REKLAMLAR AÇILIRSA KESİNLİKLE İTİBAR ETMEYİNİZ. Kitap linkine "LOGO" tıkladıktan sonra 5 sn geri sayımı bekleyip "REKLAMI GEÇ" butonuna basarak geçmeniz yeterli. Kitabın yüklü olduğu siteyi göremezseniz reklam sayfalarının arkasında kalmıştır, tarayıcınızdaki sekmelerinizi kontrol ediniz. [/alert]

Tillie Cole - Bin Öpücük

Tillie Cole - Bin Öpücük

USA Today çoksatan yazarı Tillie Cole’dan gözyaşlarınızı tutamayacağınız romantik bir hikâye.

Bir öpücük bir an sürer… ama bin öpücük bir ömür boyu… 

Bir oğlan. Bir kız. 

Anında kurulan ve uzun süre kopmayan, ne zamanın ne de mesafenin koparabileceği bir bağ. Sonsuza dek sürecek bir bağ. Ya da öyle olduğuna inanmışlardı. 

On yedi yaşındaki Rune Kristiansen ülkesi Norveç’ten Georgia’daki Blossom Grove kasabasına geri döndüğünde aklında tek bir şey vardı: Ruhunun diğer yarısı olan, onun dönüşünü beklemeye söz veren kız neden bir açıklama dahi yapmadan onu hayatından çıkarmıştı? Rune'un kalbi iki yıl önce, Poppy tek kelime bile etmeden onu terk ettiğinde kırılmıştı. Ancak işin gerçek yüzünü öğrendiğinde, asıl kalp kırıklığını henüz yaşamadığını fark edecekti. 

Kitaptan Alıntı

Rune

Hayatımı tümüyle belirleyen dört an vardı. İşte bu birincisi.

Blossom Grove, Georgia Amerika Birleşik Devletleri Yirmi Yıl Önce Beş Yaşındayken

"Jeg vil dra! Nâ! Jeg vil reise hjem igjen!" Avaz avaz bağırarak anneme, hemen gitmek istediğimi söyledim. Eve dönmek istiyordum!

"Eve dönmeyeceğiz Rune. Bir yere gitmiyoruz. Artık yuvamız burası, " dedi İngilizce. Önümde çömelerek gözlerimin içine baktı. “Rune," dedi yumuşak bir sesle. "Oslo'dan ayrılmak istemediğini biliyorum ama baban burada, yani Georgia'da yeni bir iş buldu." Eliyle kolumu aşağı yukarı okşasa da içim rahatlamadı. Burada, Amerika'da yaşamak istemiyordum ki.

Eve dönmek istiyordum ben.

"Slutt â snakke engelsk!" dedim onu tersleyerek. İngilizce konuşmaktan nefret ediyordum. Norveç'ten Amerika'ya gelmek için ayrıldığımızdan beri, annemle babam benimle sadece İngilizce konuşmuşlardı. Alıştırma yapmam gerektiğini söylüyorlardı.

İngilizce konuşmak istemiyordum ben!

Annem yerinden kalktı ve bir kutu kaldırdı. "Amerika'dayız Rune. Burada İngilizce konuşuyorlar. Norveççe konuşmaya başladığın andan beri İngilizce de konuşuyorsun. Artık bu dili kullanma vaktin geldi."

Yerimden kıpırdamayıp gözlerimi etrafımdan dolanarak evde gezinen anneme diktim. Artık yaşadığımız ufak caddeye baktım. Sekiz tane ev vardı. Hepsi büyüktü ama farklı görünüyorlardı. Bizimkisi beyaz pencereli ve kırmızı badanalı olandı ve kocaman bir verandası vardı. Odam büyüktü ve giriş katmdaydı. Bunun havalı olduğunu düşünüyordum. En azından biraz. Daha önce hiç alt katta uyumamıştım, Oslo'daki odam üst kattaydı.

Tüm evleri inceledim. Hepsi canlı renklere boyanmışlardı; açık maviler, sarılar, pembeler vardı. Sonra yan eve baktım; hemen bitişiğimizdeki yan eve. Bahçenin birazını ortak kullanıyorduk. İki ev de bahçeleri gibi büyüktü ama aralarında ne çit ne de duvar vardı. Eğer canım isterse, bahçelerinde koşabilirdim ve beni hiçbir şey durduramazdı.

Ev parlak bir beyaza boyanmıştı ve etrafı verandayla çevriliydi. Sallanan sandalyeleri, ön tarafta da kocaman bir bahçe salıncakları vardı. Pencerelerin pervazları siyaha boyanmıştı ve yatak odamın hemen karşısında bir pencere vardı. Hemen karşısında! Bu hoşuma gitmemişti. Benim onların yatak odalarını görebilmem onların da benimkini görebilmeleri hoşuma gitmemişti.
Ekitap İndir
[alert title="LÜTFEN DİKKAT!" icon="info-circle"] SİTEMİZ SİZLERDEN ASLA LİNKLERE ULAŞMANIZ İÇİN TELEFON ONAYI VS. İSTEMEZ! BU TÜR REKLAMLAR AÇILIRSA KESİNLİKLE İTİBAR ETMEYİNİZ. Kitap linkine "LOGO" tıkladıktan sonra 5 sn geri sayımı bekleyip "REKLAMI GEÇ" butonuna basarak geçmeniz yeterli. Kitabın yüklü olduğu siteyi göremezseniz reklam sayfalarının arkasında kalmıştır, tarayıcınızdaki sekmelerinizi kontrol ediniz. [/alert]

Lani Woodland - Vazgeçilmez Yara Silva

Lani Woodland - Vazgeçilmez Yara Silva

TRAJEDİ, HERKESİN RUHUNDA İZ BIRAKIR. İNSAN ACISIYLA BAŞA ÇIKMAYI ÖĞRENİR BELKİ AMA ONU DAİMA YANINDA TAŞIR. VAZGEÇİLMEZ BİR PARÇASI GİBİ.

On altı yaşındaki Yara Silva, hayaletlerin insanlara eşlik ettiğini biliyordu. Büyükannesi, ailenin diğer kadınları gibi hayaletleri görüp onlarla iletişim kurabilen bir Ölü Bekleyen’di çünkü. Hayatı boyunca büyükannesinin sıra dışı yeteneği yüzünden dışlanmasına şahit olan Yara, kendisini de aynı geleceğin beklemesinden korkuyordu. Neyse ki henüz hayalet görmemişti. Ailenin baskın genleri onu atlamıştı belki de. Böylece normal bir gençlik yaşayabilirdi.
Ancak gösterişli yatılı okuluna başladığı gün her şey değişti. Yara, karanlık bir sisin, yakışıklı ve gizemli öğrenci Brent’e saldırdığını görünce hemen arkadaşının yardımına koştu. Bu kahramanlığı ona pahalıya patlayacaktı çünkü sisin dikkatini çekmişti ve karanlık gölge onu izlemeye başlayacaktı. Okula altmış yıldır musallat olmuş bir lanet, hem Yara’nın hem de en yakın arkadaşlarının hayatını tehlikeye atacaktı. Yara’nın, ardında bırakmaya çalıştığı geçmişin öyle sessizce gitmeyeceğini anlaması ise uzun sürmeyecekti.

Kitaptan Alıntı

ölgem önümde uzarken ufak tefek fiziğimle ince yapımı olduğundan uzunmuş gibi, neredeyse bir fidan gibi gösterdi.

Nemli yaz sıcağı, henüz yerini sonbaharın çok daha katlanılır derecelerine bırakmamıştı. Ani bir rüzgâr havayı hafifçe hareketlendirdi ve gömleğim dalgalanırken bana da boğucu sıcakta biraz soluklanma şansı verdi. Kolyemin ağır boncuklarının tenime yaydığı ısıyı hissediyor, kampüsün kütüphanesinin duvarına yansıttıkları parlak güneş ışınlarının kehribar rengi ışıltılarını görüyordum.

Yüksek bir ağacın gölgesinde sıcaktan korunmaya karar verdim. Güzelce biçilmiş çimlerin üzerine çöktüm ve kafama batıp kestane rengi saçlarımı yakalayan çıkıntılı ağaç gövdesine yaslandım. Gökyüzünde yapayalnız, beyaz bir bulut vardı ve yazın boyun eğmez sıcağına açtığı savaşı kaybetmiş gibi kenarları incelmiş, parça parça olmuştu. Göz ucuyla yanımdan bir şeyin geçtiğini fark ettim. Merakla döndüğümde havada parıldayan bir şey gördüm. Neredeyse ince bir sis tabakası gibiydi ama bugüne kadar gördüğüm hiçbir sise de benzemiyordu. Beyaz, transparan değil koyu bir kömür grisi, hatta siyahtı. İnsanın aklına korkunç bir fırtınanın habercisi olan koyu bir yağmur bulutunu getiriyordu. Sisten soğukluk yayılıyordu. Gerçi soğuk doğru kelime seçimi değildi. Bu his... ürperticiydi ve klimayla hissedilen o güzel ürpermelerden biri de değildi. Ürperti iliklerime dek işledi ve tenimdeki ılık ter damlacıkları buz kesti.

Sis bir süre havada asılı kaldı ve anafor gibi dönen kolları köpürdü, çalkalandı ve içe doğru kıvrıldı. O kıvranan karaltı parçası yerden elli, altmış santim havalanırken titredim. Kampüste gezinen öğrencilerin etrafında bir amaçla dolanıyor gibiydi.

Kendi kendime yüksek sesle, “Bu da ne?” diye sordum. Hayal gördüğümden emin olarak gözlerimi kırpıp ovuşturdum. Ama hayal değildi; sis hâlâ oradaydı.

Sisi izlerken midem buruldu. Bir hayalet olamazdı. Öyle değil mi? Büyükannemin bazı hayaletlerle ilgili tarifleri geçti aklımdan. Fakat ben ailemdeki diğer kadınlardan farklıydım; ben hayaletleri göremiyordum. Sonunda genler beni de mi ele geçirmişti yoksa?

Sis önce bir öğrencinin etrafını sarıp sonra diğerine geçti ve aramaya devam ederek birini bırakıp diğerine ilerledi. Sonra ansızın duraksadı ve koyu kahve saçlı bir oğlanın etrafında sıkıca dolanmaya başladı.

Çocuğun çevresinde arkadaşları vardı ama kimse onu bir battaniye gibi saran sisi fark etmemiş gibiydi. Birisi bir şaka yapmış olmalı ki çocuk kafasını gülerek geriye attı ve sesi kadifemsi bir melodi gibi havada yankılandı. Karanlığın kollarından biri, havayı yaran bir kırbacın süratiyle çocuğun açık ağzından içeri sızdı. Ağzım ansızın kurudu. Sanki sisi kendim yutmuşum gibi midem bulandı.

Oğlanın gözleri anında kocaman açıldı ve elleri refleksle boynuna gitti. Karanlık, soluk borusunu tıkıyormuş gibi nefes almak için öne eğildi.

Ayağa fırladım ve ileri doğru bir adım attığımı hissettim.

Çocuk, gözleri yerinden fırlajnışçasına bir elini boğazında tutuyor, diğer elini de birinin müdahale edip ona yardım etmesi için çaresizce havada sallıyordu. Arkadaşlarından birinin, “Brent? Brent!” diye bağırdığını duydum.

Ayaklarımın çocuğa doğru koştuğunu, hareketsiz, ağzı açık kalmış kalabalığı otoriter bir şekilde ittirdiğimi fark etmedim bile. Temel ilk yardım biliyordum ve daha önce hiç yapmamış olsam da şimdi denemeye hazırlanıyor, bir zamanlar öğrendiğim bilgileri anımsamaya çalışıyordum. Gözyaşları yüzüme akarken çocuğun elini ellerimin arasına aldım. “Hey!” diye bağırdım. Çocuğun kahverengi gözleri benim ela gözlerimle karşılaştı ve onun neler olduğunu bildiğini, ölümden saniyelerce uzakta olduğunu bildiğini anladım. Çocuk bana bakıyordu ve o bakışında yardım etmem için ümitsizce yalvardığını görebiliyordum. Onun gözlerinde gördüğüm korkunun kendi gözlerimde de olduğuna emindim.
Ekitap İndir
[alert title="LÜTFEN DİKKAT!" icon="info-circle"] SİTEMİZ SİZLERDEN ASLA LİNKLERE ULAŞMANIZ İÇİN TELEFON ONAYI VS. İSTEMEZ! BU TÜR REKLAMLAR AÇILIRSA KESİNLİKLE İTİBAR ETMEYİNİZ. Kitap linkine "LOGO" tıkladıktan sonra 5 sn geri sayımı bekleyip "REKLAMI GEÇ" butonuna basarak geçmeniz yeterli. Kitabın yüklü olduğu siteyi göremezseniz reklam sayfalarının arkasında kalmıştır, tarayıcınızdaki sekmelerinizi kontrol ediniz. [/alert]

Madeleine Reiss - Ellerimi Bırakma

Madeleine Reiss - Ellerimi Bırakma

En büyük korkularıyla yüzleşen iki anne… 

Hakikat onları ya paramparça edecek ya da özgür kılacak. 

Ailecek deniz kıyısına gittikleri bir yaz gününde Carrie’nin beş yaşındaki oğlu Charlie ortadan kaybolur. Polisin ve arama ekiplerinin günlerce süren çabaları sonuçsuz kalır, Charlie’den hiçbir iz yoktur. Bu acıyı atlatmanın bir yolunu bulamayan Carrie, oğlunun öldüğünü kabul etmez ve varını yoğunu onu bulmaya adar ancak bu arayışta karşısına çıkacak gerçeklere henüz hazır olmadığının farkında değildir. 

Yanlış bir evlilik yaptığının çok geç farkına varan Molly ise küçük oğlunu, onlara şiddet uygulayan kocası Rupert’tan korumak için elinden geleni yapar. Fakat bir canavara dönüşen Rupert, karısının ve oğlunun hayatını cehenneme çevirmeye kararlıdır. 

Carrie ile Molly’nin yolları hem sırlarla dolu hem de tehlikeli bir yolda kesişir. Peki çocuklarına duydukları sevgi onları iyileştirebilecek midir? 

“Sayfalar ilerledikçe heyecan katlanarak artıyor. Uykusuz kalmaya hazır olun.” 
-The Sunday Mirror-

“Muhteşem bir hikâye, kusursuz karakterler… Bu duygu dolu romanı çok seveceksiniz.” 
-Liz Love Books -

Kitaptan Alıntı

Çocuk, kadının elini sıkıca tuttu. Karanlıktı ve yolu görmek zordu. Kadın ona ayağını nereye koyduğuna dikkat etmesini ve siyah su kanalına fazla yaklaşmamasını söyledi. Çocuk suyun derinliklerinde kötü şeylerin gizlendiğini elbette biliyordu. Market arabaları, çalıntı otomobiller ve otlaklarından yuvarlanıp kanala düşen, çıkmayı da beceremeyip çürüyen inekler vardı orada. Soğuk suyun altında kıvrıla kıvrıla yüzen yılanlar vardı. Orada insanların da olduğunu düşündü. Eğreltiotlarma dolanarak kaygan zemine demir atmış, dimdik ayakta süzülen cesetleri düşündü. Bir keresinde bir televizyon programında boğulan birinin kafasından fırlayan bir gözyuvarım görmüştü. Programı kapı aralığından izlemiş ve daha sonra bunu yaptığına pişman olmuştu çünkü böyle şeyleri bir kere izleyince sonsuza kadar aklınızda kalıyordu. Soluğunu kesecek kadar hızlı yürüseler de ve kadının tırnakları avucuna batıyor olsa da çocuk evden çıktığı için mutluydu. Sadece nereye gittiklerini bilmeyi isterdi.

“Yakında durabilecek miyiz?” diye sordu.

“Biraz daha ileride. Henüz duramayız.”

Kadının yüzü bembeyaz parlıyordu ve gerginlikten dudakları incecik olmuştu. Çocuk yeterince hızlı ya da yeterince uzağa gidemeyeceklerinden emindi. Ne kadar çabalasalar da bu imkânsızdı. Dev kuşlara dönüşüp Afrika’ya kadar uçabilseler ne güzel olurdu.

Karanlıkta görebilen, gündüz vakti kumlarda kendini kamufle edebilecek büyük, sarı kuşlar. Ona biraz olsun iyi gelen şarkıyı içinden söyledi ve tüm gücüyle açık alanlara ve kıyıları olmayan bir denize kaçmaya çalıştı.
Ekitap İndir

[alert title="LÜTFEN DİKKAT!" icon="info-circle"] SİTEMİZ SİZLERDEN ASLA LİNKLERE ULAŞMANIZ İÇİN TELEFON ONAYI VS. İSTEMEZ! BU TÜR REKLAMLAR AÇILIRSA KESİNLİKLE İTİBAR ETMEYİNİZ. Kitap linkine "LOGO" tıkladıktan sonra 5 sn geri sayımı bekleyip "REKLAMI GEÇ" butonuna basarak geçmeniz yeterli. Kitabın yüklü olduğu siteyi göremezseniz reklam sayfalarının arkasında kalmıştır, tarayıcınızdaki sekmelerinizi kontrol ediniz. [/alert]

Cath Weeks - Bir Başka Gökyüzü

Cath Weeks - Bir Başka Gökyüzü

Evlat sevgisinin sınırı nedir? Bir anne evladı için neleri göze alabilir?
Yıllarca beklediği o gün gelip çatana dek Twyla da bu soruya cevap veremezdi. Hatta biricik bebeği Charlie’yi kucağına aldığı o ilk anda bile evlat sevgisinin, onu şimdi olduğu yere getireceğini asla tahmin edemezdi.
Dylan ve Twyla çifti, oğullarını dokuz ay boyunca heyecanla, umutla hayallerle beklemişti. Fakat kader bazen hayallerimizle aynı fikirde olmazdı. Twyla da hayatının bir daha asla eskisi gibi olmayacağını, Charlie doğduktan çok kısa bir süre sonra anlamıştı. Çünkü Charlie kördü.

Twyla ne olursa olsun evladını olduğu gibi kabul etmesi gerektiğini bilse de, onu böyle bir geleceğin beklediği fikrine bir türlü katlanamıyordu. Evladının gökyüzü kapkaranlıktı. Artık hayattan, onun için bambaşka, masmavi bir gökyüzü istemek dışında hiçbir beklentisi yoktu. Bu da ancak ciddi bir ameliyatla mümkündü. Peki, kendi istekleri minicik bir bebeğin, hem de kendi bebeğinin hayatını riske atmaya değer miydi?

Bazen kader bizi en sevdiklerimizle sınar ve sevgimizin sınırlarını bizi âdeta uçurumun kenarına kadar getirerek ölçer. Bir Başka Gökyüzü, evladı için uçurumun kenarına tutunmaya çalışan bir annenin öyküsü. Hayatında sevgiye yer olan herkesi derinden etkileyecek olan bu kitap, size sevginin gerçek anlamını bir kez daha sorgulatacak.

Kitaptan Alıntı

Bir annenin evladına olan düşkünlüğü hangi kelimelerle anlatılabilir ki?

Kimileri buna koşulsuz sevgi diyebilir. Kimileri de bunaltıcı ya da evhamlı kelimelerini kullanabilir belki.

İşin aslı, evlat sevgisi öyle bambaşka bir şeydir ki, çok az kişi bu eşsiz duyguyu tam anlamıyla tarif edebilir. Sinir nöbetlerinin, yükselen seslerin, çaresizlik gözyaşlarının arasından bile kendine yol bulabilen bir sevgi olduğunu söylemek bile yetersiz kalır. Çünkü kalbin derinliklerine sızarak sizi ele geçiren o güçlü duygu, bundan çok daha fazlasıdır.

Aslında annelik, bir bakıma deliliktir demek hiç de yanlış olmaz. O delilik anları, kimi zaman çocuğun ani bir hareketle yola fırladığı anlarda kendini gösterse de genelde derin bir uykudaymış gibi kendini belli etmez, olduğu yerde gizlenip kalır.

Yenen tırnakların, sebepsiz akan gözyaşlarının, sil baştan düzenlenen dolapların ve şafak vakti çalıştırılan elektrikli süpürgelerinin nedeni hep budur işte.

Erkekler buna tam olarak bir anlam veremezler; çocuklar da öyle. Hatta bazen annenin kendisi bile... Bu duyguyu tam anlamıyla anlayabilmenin tek yolu, onu olduğu gibi yaşayabilmektir aslında. Tıpkı bir tespih böceğinin zırhı gibi anneliğini daima üzerinde taşımak, herkesin gözü önünde yaşamaktır. Ama böyle bir şeyi kim yapabilir ki?

Twyla da bunu kesinlikle tavsiye etmezdi.

O, ilk kez bu duyguyu gün yüzüne çıkardığında, kendini bir zafer kazanmış gibi hissetmeyi başaramamıştı. Aksine sanki tüm dünya birlik olmuş da onu ayıplamak için sıraya girmiş gibiydi.

Ancak tüm bunları, şu an elindeki ses kayıt cihazını ona doğrultmuş olan Daily Herald muhabirine nasıl anlatacağını bilemiyordu.

“Belki de bize her şeyi en başından anlatmalısın, Twyla,” dedi adam.

Twyla gülümsedi.

Muhabire ilk başlarda her şeyin biraz daha kolay olduğunu anlattı. O zamanlar daha toylardı ve her şeye yeni başlıyorlardı.

Muhabir, “Tecrübe kazanmak güzel şey değil mi?” diye sordu.

“Belki de değil,” diyen Twyla başını iki yana salladı. “Olacakları bilmek her şeyi daha da kötüleştirebilirdi.”

Twyla bir anda ürperdiğini hissetti. Soğuk bir ikindiydi. Pencerenin ardındaki güneş solgun ve saydam görünüyordu. Tıpkı pirinç unundan yapılmış incecik bir yufka gibiydi.

“Bu, yine olsa, aynı şeyi bir kez daha yapmayacağın anlamına mı geliyor, Twyla? Eminim, bu sorunun cevabını duymak isteyen pek çok kişi vardır.”
Ekitap İndir
[alert title="LÜTFEN DİKKAT!" icon="info-circle"] SİTEMİZ SİZLERDEN ASLA LİNKLERE ULAŞMANIZ İÇİN TELEFON ONAYI VS. İSTEMEZ! BU TÜR REKLAMLAR AÇILIRSA KESİNLİKLE İTİBAR ETMEYİNİZ. Kitap linkine "LOGO" tıkladıktan sonra 5 sn geri sayımı bekleyip "REKLAMI GEÇ" butonuna basarak geçmeniz yeterli. Kitabın yüklü olduğu siteyi göremezseniz reklam sayfalarının arkasında kalmıştır, tarayıcınızdaki sekmelerinizi kontrol ediniz. [/alert]

Charlotte Link - Aldatılmış

Charlotte Link - Aldatılmış

Mutlu bir hayatla aldatılmak; Scotland Yard polisi Kate Linville’ın hissettiği tam olarak buydu. İnsanlarla iletişim kurma konusunda hiçbir zaman iyi olamamıştı ve hayatında sevdiği tek bir kişi vardı; babası. Richard Linville kendi evinde acımasızca öldürüldükten sonra, Kate sahip olduğu herşeyini kaybetmiş oldu. Babasının soruşturmasını yürüten alkolik dedektife güvenmediği için de gizemli katilin peşine kendi düşmeye karar verdi. İlerledikçe fark etti ki babası aslında tanıdığı o adam değildi.

Tüm bunlar olurken, Londralı bir aile tatile çıkmaya karar verdi. Bir senaryo yazarı olan Jonas Crane’in Yorkshire’da ıssız bir çiftlik evini seçmekteki amacı, son zamanlarda içine düştüğü tükenmişlikten karısı ve çocuğunun da yardımıyla kurtulmaktı. Hiç kimse, Kate’in öldürülen babasının hikâyesinin, Crane ailesini ölümün kıyısına getireceğini tahmin edemezdi, çünkü bir kanun kaçağı, ıssızlığın ortasında kendine saklanacak bir yer arıyordu…

Kitaptan Alıntı

14 Eylül, 2001, Cuma

Yazdan kalma bir gündü, öğlen olmuştu ve okuldan yeni gelmişti. Gelir gelmez de bisikletine atlamıştı. Bu metal mavisi, hızlı ve güzel bisiklet haziranda, doğum gününde hediye olarak gelmişti. Beş yaşına basmıştı ve bu eylülün başında da okula başlamıştı. Okula gitmek zevkliydi, hem öğretmenleri hem de sınıf arkadaşları ona iyi davranıyorlardı. Bir yetişkin gibi davranmaya bile başlamıştı. Ve her şeyden güzeli, en mükemmel bisiklet on-daydı. Sıra arkadaşı Gavin en iyi bisiklet kendisinde diye sürekli övünüp dursa da yalan söylüyordu, çünkü onun bisikletini görmüştü, kendisininkinin yarısı kadar bile iyi değildi.

“Saat altıda evde ol!” diye bağırdı annesi arkasından. “Dikkatli sür!”

İç çekip başını salladı. Annesi her zaman endişeliydi; trafik yüzünden, çocukları kaçıran kötü adamlar yüzünden, kopacak fırtınalardan ve daha nelerden nelerden...

Çok endişelendiği için annesine söylenmeye başladığında,

“Seni sevdiğim için böyle davranıyorum,” diye karşılık verirdi annesi.

Şehrin dışına çıkana kadar dikkatlice sürdü. Bebek değildi ki, neye dikkat etmesi gerekiyorsa ona dikkat ederdi. Ama şimdi bütün yol önünde uzanıyordu. Burayı birkaç gün önce keşfetmişti ve o zamandan beri her gün geliyordu. Arabaların hiç geçmediği, tarlaların ve bayırların arasında, başı sonu belirsiz, dar, çakıllı bir yol... Böylesi güneşli bir günde, dümdüz tarlaların arasından ufka dek uzanan beyaz ve tozlu bir bant gibiydi. Yaz olsaydı, manzarayı yüksek yüksek ekinler kaplardı ama şimdi hepsi hasat edilmişti. Şimdi görünen tek şey sonsuzluktu. Sonsuzluk ve özgürlük...

Dünyanın en ünlü araba yarışçısıydı. Kullandığı araba da Ferrari’ydi. Yarışta hep en öndeydi. Ama diğerleri hemen arkasından geliyordu ve bu yüzden de heyecan hep doruktaydı. Elinden gelenin en iyisini yapmak zorundaydı. Zafer burnunun ucunda olsa da şimdi tüm gücüyle yarışması gerekiyordu. Diğerleri de öyle yabana atılır cinsten değillerdi. Ama en iyisi yine oydu. Hemen sonrasında kupayı elinde tutuyor ve onu coşkuyla alkışlayan kalabalığa şampanya püskürtüyordu. Bütün kameralar onun üzerindeydi. Bütün muhabirler onunla röportaj yapmak için can atıyorlardı. Pedallara yüklendi, iyice öne eğildi, burnu neredeyse gidona değecekti. Rüzgâr, saçlarının arasından geçiyordu.
Ekitap İndir
[alert title="LÜTFEN DİKKAT!" icon="info-circle"] SİTEMİZ SİZLERDEN ASLA LİNKLERE ULAŞMANIZ İÇİN TELEFON ONAYI VS. İSTEMEZ! BU TÜR REKLAMLAR AÇILIRSA KESİNLİKLE İTİBAR ETMEYİNİZ. Kitap linkine "LOGO" tıkladıktan sonra 5 sn geri sayımı bekleyip "REKLAMI GEÇ" butonuna basarak geçmeniz yeterli. Kitabın yüklü olduğu siteyi göremezseniz reklam sayfalarının arkasında kalmıştır, tarayıcınızdaki sekmelerinizi kontrol ediniz. [/alert]

Fatih Korkmazlar - Manas Destanı

Fatih Korkmazlar - Manas Destanı

Manas Destanı, Kırgız Türklerinin ulusal destanıdır. Mani dinini yaşayan Karahitaylar ile Müslüman Karahanlılar arasındaki savaşta Kırgızların durumunu ve Manas isimli yiğidi hikaye eden destan, çeşitli kaynaklardan toparlanmıştır. Destandaki olayların XI. ve XII. yüzyıllarda geçtiği tahmin edilmektedir. Manas Destanı gerçekte bir kahramanlık destanı özelliği taşımaktadır. Bu destan; savaş karışıklıkları sırasında meydana gelen aşk maceraları, şenlikler, düğünler, Şamanizm inancının detayları, gelenek, görenekler ile kâhinlerin durumlarını anlatmaktadır. Kırgız Türklerinin eseri olan Manas Destanı, Kazak-Kırgız kültürünü yüceltmiştir.

Kitaptan Alıntı

Çok eski dönemlerde, kervanlar döneminde, gün ışığında tulpar eşinirken, ay ışığında kemerini çıkartamamıştır. At üstünde uyuyan erler döneminde yaşadı. Aç arslan gibi suratıyla, düşmana saldırdı. Bayrağı gökyüzünde dalgalandı. Şanı dünyaya yayıldı. Başından ak kalpağı çıkmadı. Kükreyerek yaşadı. Bunlar Kırgız denen çok eski bir ulustu. Onların bayrağı gök mavisi idi. Dostları az düşmanı çoktu.

Tanrı Dağı’ndaki eski Kırgızların başında, halkının şanını duyuran Karahan isimli Han, tahta geçti. Şanı gökyüzündeki yıldızlara gitmişti.

Tanrım hiçbir şeyi sonsuz yapmadı. Karahan da öbür dünyaya göç etti. Onun tahtına oğlu Oğuz Han geldi. Oğuz Han da adil ve heybetliydi. Türk eline, Kırgızlara baş oldu. O da bir gün dönüşü olmayan yere gitti. Oğuz Han’ın ardından Babir Han, sonra Tüböy han, sonra Kögöy han baş olular. Kögöy Han’dan sonra Nogoy Han baş oldu.

Bir saksağan, Nogoy Han’a uğursuz bir işaret getirdi. Kötü ve kurnaz Kara-Hitay Hanı Esenhan ona savaş açtı. Nogay Han’ın beli koptu. Ak otağı yağma edildi. Ocağı bitti. Kabileleri dağıldı.

Nogay Han’ın Orozdu, Üsön, Bay, Cakıp (Yakup) adında dört oğlu bulunuyordu. Onlar kervan göçüne başladılar. Biri Altay’a biri Opal’a, biri K’şgar’a, biri Tibet’e gitti.
Ekitap İndir
[alert title="LÜTFEN DİKKAT!" icon="info-circle"] SİTEMİZ SİZLERDEN ASLA LİNKLERE ULAŞMANIZ İÇİN TELEFON ONAYI VS. İSTEMEZ! BU TÜR REKLAMLAR AÇILIRSA KESİNLİKLE İTİBAR ETMEYİNİZ. Kitap linkine "LOGO" tıkladıktan sonra 5 sn geri sayımı bekleyip "REKLAMI GEÇ" butonuna basarak geçmeniz yeterli. Kitabın yüklü olduğu siteyi göremezseniz reklam sayfalarının arkasında kalmıştır, tarayıcınızdaki sekmelerinizi kontrol ediniz. [/alert]

Amy Zhang - Benimle Kal

Amy Zhang - Benimle Kal

Durağanlık, kuvvet, kütle, yerçekimi, ivme ve hız, neden-sonuç ilişkisi.

Liz hiçbirini anlamıyordu.
Ama ben anlıyordum.
Neden düştüğümüzü anlıyordum.
Nereye ve nasıl düştüğümüzü de.
Mutsuzluğunu anlıyordum,
kalbini paramparça eden yalnızlığı ve sessizliği de...
Böyle olmak zorunda değildi, değil mi?
Hep böyle olmamıştı, değil mi?
Hayatta kal,
Liz Emerson,
benimle kal…

Hareket halindeki bir cisim bir dış kuvvet etki etmediği sürece hareket halinde kalır. Önüne çıkan her şeyi dümdüz etmesi gerekse bile…

Soğuk bir kış günü, lise üçüncü sınıf öğrencisi Liz Emerson arabasını bir ağaca doğru sürer… Neden dünyanın onsuz daha iyi bir yer olacağını düşünmüştür? Neden her şeyden vazgeçmiştir? Kıskanılacak bir hayatı olduğu düşünülen Meridian Lisesi’nin en popüler öğrencisinin kısa ve hazin yaşamı doğrusal olmayan bir zaman ekseninde anlatılıyor.
Kütle, ivme, durağanlık ve kuvvet… Liz, Hareket Kanunları’nı bir türlü anlayamamıştı. Ne fizik dersinde ne de son hızla önündeki ağaca doğru aracını sürerken…
Başka insanların hayatını nasıl etkilediğimiz, eylemlerimizin nasıl sonuçlar doğurduğu, arkadaşlığın ya da anneliğin anlamına dair sorularla dolu bu kitap, hayatın gerçekten neden-sonuç ilişkisinden mi ibaret olduğunu sorgulatıyor.

“Yazar neşeli olduğu kadar güçlü ve sıradışı gözlem yeteneğiyle, çok yönlü karakterler, umutlu bir son ve zamanı yakalayan detaylarla romanını ele almış.”

School Library Journal

Kitaptan Alıntı

HAREKET KANUNLARI

Birinci Kanun
Bir cisme dengelenmemiş bir dış kuvvet etki etmediği sürece cisim hareket durumunu (durağanlık veya sabit hızlı hareketj korur.

İkinci Kanun
Kuvvet, cismin çizgisel momentumunun (mVj zamanla değişimiyle orantılıdır. F=ma: Net kuvvet, cismin kütlesiyle ivmesinin çarpımına eşittir.

Üçüncü Kanun
Her etkiye karşılık onunla eşdeğerde ve zıt yönde bir tepki vardır.

BİRİNCİ BÖLÜM Hareket Kanunları

Liz Emerson’ın intihar teşebbüsünde bulunduğu gün, fizik dersinde Newton’ın Hareket Kanunlarını işlemişlerdi. Okuldan sonra, Mercedes’ini yoldan çıkararak bu yasaları pratik etti.

Çimenlerin üzerinde, saçlarında kırık cam parçalarıyla, her tarafı kan revan içinde yatarken başını kaldırdığında yine gökyüzünü gördü. Ağlamaya başladı, gökyüzü o kadar maviydi ki... Öylesine maviydi ki... Üzerine garip bir hüzün çöktü çünkü bunun nasıl bir his olduğunu unutmuştu. Gökyüzünün ne kadar mavi olduğunu unutmuştu ve artık çok geçti.

Nefes alıp vermek fazlasıyla zorlaşmıştı. Geçip giden arabaların sesleri çok uzaktan geliyormuş gibi boğuklaşmaya, dünya bulanıklaşmaya başlamıştı ve o anda Liz, ayağa kalkıp arabaların peşine takılmaya, dünyayı yeniden keşfetmeye dair tarifi güç bir istek duydu. Ve işte o anda ölümün ne demek olduğunu kavradı. O arabaların peşine bir daha asla takılamayacaktı.

Bir dakika, diye düşündü. Şimdi ölemem.

Newton’ın Uç Hareket Kanunu’nu hâlâ anlamıyordu. Durağanlık, kuvvet, kütle, yerçekimi ve zıt yönde eşdeğer tepkimeleri hâlâ tam olarak anlayamıyordu ama her şeyi geride bırakmaya hazırdı. Her şeyin sona ermesine hazırdı.

İşte tam da o anda, bir şeyleri anlamaya çalışmayı bir kenara bıraktığında her şey yerli yerine oturdu.

Hiçbir şey o kadar da basit değildi.
Ekitap İndir
[alert title="LÜTFEN DİKKAT!" icon="info-circle"] SİTEMİZ SİZLERDEN ASLA LİNKLERE ULAŞMANIZ İÇİN TELEFON ONAYI VS. İSTEMEZ! BU TÜR REKLAMLAR AÇILIRSA KESİNLİKLE İTİBAR ETMEYİNİZ. Kitap linkine "LOGO" tıkladıktan sonra 5 sn geri sayımı bekleyip "REKLAMI GEÇ" butonuna basarak geçmeniz yeterli. Kitabın yüklü olduğu siteyi göremezseniz reklam sayfalarının arkasında kalmıştır, tarayıcınızdaki sekmelerinizi kontrol ediniz. [/alert]

Author Name

{picture#https://lh3.googleusercontent.com/FymUrEaf4VRt8qa37E5vOFjGq7rw0baT5ScQ7nwsZ7F1nMsihsXMJ-ECCaNgexvSUbcSY44G8IikGvIN11CTzgVt5G5RX49Wod48BJ1Ip44Xxwhr2t7et1d7jFjNaw1nyI25q9LLS8R7qiefMIQzr5wd02oNh7ki7pALRS_Y003Cm0E5cHu755RtLpH7nZZ6qTWX96FWc3d_Q21qShkKCdjNSsiXgMMOAJlY3Z5W-cI1uecrJrWL0j3SVXP0u4d0fu1_xq6eRQZGyfy2iSJ8Ezr6eJ9Q0py4y-ZMSCCJma9v9rk35pvY-nKQoMq95SI9C3hdRGK_uC3hDIVyAUrpvJfRFZSrKDMeSta6lC03mk12zmjygBVkf8h37zS0j_Cax4_zQekjcWoRvC-dMsNRtdLetCKwUAayhovBiIXenrcPCa9GM-Gw6CNkl-c3DhwCpCkvOcvavfQHS1HLD0yGsNfWJ03NXfi6WAWQg3Kc0ReJWWtdy0lRn4QUQ9obz-rfqBMegiqA_V6JT6d_n_tGATRZkcV5lr-T_CTQuY3Nv_e4la-l0KE7t6snoJui35gO33yCReas0YnaznkHcqFrYhP0mhUXYYwtIGfw4ybiXAT1eW6Nu95XVS411caUXY6OUa-512tP3V5HNzNs7_FjAdqr0pNDGIX6=w146-h118-no} {facebook#https://kitapazzi.blogspot.com.tr/} {twitter#https://twitter.com/Kitapazzi} {google#Yhttps://plus.google.com/u/0/104699689942249315316}

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.