Mart 2018

Julian Barnes - Korkulacak Bir Şey Yok

Julian Barnes - Korkulacak Bir Şey Yok

Julian Barnes, yaşlılık ve ölüm temalarını daha önce de çok sayıda yapıtında, özellikle Limon Masası başlıklı öykü kitabında işlemişti. Ne var ki, bu kez, söz konusu "can alıcı" konuyu, örneklerini daha ziyade edebiyat ve müzik, kimi yerde de bilim ve tıp dünyasından ustalıkla seçtiği, çok daha geniş bir deneme alanına taşıyor. Başta ünlü Fransız yazar Jules Renard olmak üzere Montaigne, Stendhal, Daudet, Somerset Maugham, Arthur Koestler gibi edebiyatçıların ya da Ravel, Rahmaninov, Şostakoviç, Prokofyev ve Rossini gibi müzisyenlerin ilginç tanıklıklarına yer ve-rerek, hepimizin mutlaka karşılaşacağımız bu kaçınılmaz ve "korkutucu olmayan" insanlık halini var olabilecek bütün boyutlarıyla irdelemeye girişiyor. Metnin dikkat çeken bir başka leitmotif özelliği de, Julian Barnes'ın tüm deneme boyunca, felsefeci olan ağabeyi Jonathan Barnes'la girmiş olduğu "yer yer çekişmeli, yer yer görüş birliği içinde cereyan eden" sorgulayıcı diyalog. Bu diyalog, bir bakıma, inanmakla inanmamanın, felsefeyle edebiyatın, Julian Barnes ile pek anlaşamadığı annesinin bitmek bilmez çekişmesi olarak da yorumlanabilir. Nitekim kitabın kasvetli sayılabilecek konusunu ilginç ve dinamik kılan unsur da, bu çekişmeyi tüm satırlara hem keyif veren hem de sorgulayıcı bir ironiy-le yansımakta oluşudur. 

Kendisiyle yapılan bir söy-leşide, Korkulacak Bir Şey Yok'un içeriğini en yalın şekilde şu sözlerle tanımlıyor Julian Barnes: "Bu, kendimi bir vaka olarak inceleme ve bir soruya yanıt getirme alıştırmasıdır: Zamanın bu noktasında herhangi bir şeye inanmamak ama öte yandan da bir gün ölece-ğimiz düşüncesiyle uzlaşmamak ne anlama gelmektedir?.."
Kitaptan Alıntı
Tanrı’ya inanmıyorum ama O’nu özlüyorum. Soru sorulduğunda söylediğim şey bu. Oxford, Cenevre ve Sorbonne’da felsefe dersleri veren ağabeyime böyle bir beyan hakkında ne düşündüğünü sordum ve bu beyanın kendime ait olduğunu da açığa vurmadım. Şu sözcüklerle yanıt verdi: “Aşırı duygusal.”
Adını anacağım ilk kişi, anne tarafımdan büyükannem olan, kızlık adıyla Machin Nellie Louisa Scoltock. Büyükbabam Bert Scoltock’la evlenene değin, Shropshire’da öğretmenlik yapmıştı büyükannem. Bertram değil. Albert da değil, sadece Bert: O bu adla vaftiz edilmişti, bu adla çağrıldı ve öyle de yakıldı. Mekanik aletlere aşinalığı olan enerjik bir okul müdürüydü: Sepetli bir motosikleti vardı, sonra bir Lanchester’ın sahibi oldu, sonra da emekliliğinde bir hayli gösterişli spor bir Triumph Roadster’ın direksiyonuna oturdu. Arabanın üç kişilik ön koltuğu vardı, arabanın üstü açıldığında arkada tek kişilik iki ayrı koltuğu kullanılır hale geliyordu. Onları tanıdığımda, büyükannemle büyükbabam tek çocuklarına yakın olabilmek için güneye gelmişlerdi. Büyükannem enstitüye gitti; turşu kurup kavanozlara yerleştirdi; büyükbabamın yetiştirdiği tavuklarla kazları, tüylerini yolduktan sonra, fırında kızarttı. Ufak tefek, dış görünüşüne bakarsanız yumuşak başlı biriydi; yaşlılıktan el parmaklarının eklemleri kalınlaşmıştı; nikâh yüzüğünü çıkarabilmesi için ellerini sabunla yıkaması gerekiyordu. Giysi dolapları el örgüsü hırkalarla doluydu, büyükbabamınkilerin saç örgüsü daha erkeksi görünümlüydü. Ayak hastalıkları uzmanlarıyla düzenli randevuları olurdu ve onlar, diş hekimlerinin bütün dişlerini tek bir kerede çektirmeyi öğütledikleri o kuşaktandılar. O zamanlar normal bir geçişti bu: Sallantılı dişlerden bir çırpıda tümüyle porselen dişlere geçiveriyordunuz, ağzınızdaki dişler sağa sola kayıyor ve takırdıyor, herkesin içinde sizi mahcup ediyor ve onları başucu komodininizin üzerinde duran köpüklü bir bardağın içine koyuyordunuz.
Doğal dişlerden takma dişe geçiş, ağabeyimle bana hem düşündürücü hem de kaba ve münasebetsizce bir şey gibi görünmüştü. Ne var ki büyükannemin yaşamında, onun yanında adı asla anılmayan, çok büyük bir başka değişiklik olmuştu. Kimyasal maddeler üreten bir fabrika işçisinin kızı olan Nellie Louisa Machin, Metodist olarak yetiştirilmişti; oysa Scoltocks’lar İngiliz Anglikan Kilisesi’ne mensuptular. Büyükannem yetişkinlik yaşlarının ilk yıllarında birdenbire inancını yitirmiş ve aile geleneği hikâyesinin rahat anlatısı içinde bunun yerine koyacak bir şey bulmuştu: sosyalizmdi. Onun dinsel inancının ne denli kuvvetli olduğu ya da ailesinin tutumu konusunda hiçbir fikrim yok: Bütün bildiğim bir keresinde belediye meclisine sosyalistler arasından aday olduğu ve seçimlerde yenilgiye uğradığı. Onu 1950’lerde tanıdığımda, ilerleme kaydedip komünist olmuştu. Büyükannem Buckinghamshire banliyösünde Daily Worker’a abone olup -ağabeyimle ben birbirimize bunu ısrarla söyler dururduk- gazetenin Para Toplama Fonu’na bağış gönderebilmek için ev idaresinde birtakım dolaplar çeviren o az sayıdaki yaşlı emekliden biri olmuş olmalıydı.
1950’lerin sonlarında, Çin-Sovyetler Birliği hizipleşmesi meydana geldi ve dünyanın her yanındaki komünistler Moskova ile Pekin arasında bir seçim yapmak zorunda kaldılar. Avrupalı sadık komünistlerin çoğu için zor bir karar değildi bu; Moskova’dan talimat aldığı kadar para da alan Daily Worker için de değildi. Ömründe hiç yurtdışına çıkmamış olan ve yapmacık bir rafineliği yansıtan bir bungalovda yaşayan büyükannem, açıklamadığı sebeplerle seçimini Çinlilerden yana kullandı. Bense onun bu gizemli kararını pervasız bir kişisel çıkar amacıyla hoş karşıladım; çünkü Worker’ın yanında ek olarak China Reconstructs da veriliyordu, uzak kıtadan gönderilen sapkın bir dergiydi bu. Büyükannem bisküvi rengi zarflardan çıkan pulları bana verirdi. Pullarda daha çok endüstriyel başarılar -köprüler, hidroelektrik santralları, üretim hatlarından hareket eden kamyonlar- kutlanıyor ya da huzurlu bir uçuş halinde çeşitli türlerde barış güvercinleri görülüyordu.
Ekitap İndir
[alert title="LÜTFEN DİKKAT!" icon="info-circle"] SİTEMİZ SİZLERDEN ASLA LİNKLERE ULAŞMANIZ İÇİN TELEFON ONAYI VS. İSTEMEZ! BU TÜR REKLAMLAR AÇILIRSA KESİNLİKLE İTİBAR ETMEYİNİZ. Kitap linkine "LOGO" tıkladıktan sonra 5 sn geri sayımı bekleyip "REKLAMI GEÇ" butonuna basarak geçmeniz yeterli. Kitabın yüklü olduğu siteyi göremezseniz reklam sayfalarının arkasında kalmıştır, tarayıcınızdaki sekmelerinizi kontrol ediniz. [/alert]

John Berger - Picasso'nun Başarısı ve Başarısızlığı

John Berger - Picasso'nun Başarısı ve Başarısızlığı

Yirminci yüzyılın en varlıklı ve ünlü sanatçısı olarak ölen Picasso, yorulmak bilmeyen yaratıcılığı ve şaşırtıcılığıyla henüz hayattayken bile bir efsane olmuştu. Böylece kitaplar, kartlar, röprodüksiyonlardan oluşan büyük bir endüstri doğdu Picasso adıyla anılan. Günümüzde resim sanatının, ressamın, daha doğrusu ancak yaratarak var kalabilen kişinin içinde bulunduğu çıkmazdır John Berger'ın ilgisini çeken: Bir İspanyol, bir sürgün, yalnız ve yalıtılmış bir insan olarak Picasso. Picasso'nun Başarısı ve Başarısızlığı'nda Berger, resimleri üzerinden farklı bir bakış açısıyla okuyor Picasso'yu. Okurun Görme Biçimleri ve O Ana Adanmış adlı kitaplarından da aşina olduğu görme zevkini ve eleştirelliğini bu kitabıyla da sürdürüyor.

Kitaptan Alıntı

Dehasının pırıltılarını saçtığı çocukluk ve gençlik döneminde İspanya’da geçen sınırlı ve kuşatılmış hayat Picasso’nun ileride oluşturacağı ayrıksı yöntemlerin kaynağını oluşturacaktır. Berger, ünlü sanatçının biçemini ve şaşırtıcı yaşamını sorgularken, onun bilinçaltına kazınan ve kişiliğini ele veren unsurların izini sürerek Picasso fenomenini yaratan İspanya’nın sosyo­ekonomik ve sosyo­kültürel koşullarını irdeleyerek çarpıcı sonuçlara ulaşıyor. Berger’e gore; Picasso’nun ülkesi İspanya’nın gerek coğrafi konumu, gerekse Hıristiyanlığın bir parçası oluşu bizi yanıltır. İspanya’nın Haçlı seferlerinden bu yana,hiçbir ülkenin ait olmadığı bir Hıristiyanlığı temsil ettiğini söylemek daha doğru olacaktır. Avrupa kültürüne katkısı yalnızca edebiyat ve resimle sınırlıdır. Bu durum toplumsal gelişmenin karşılaştırmaya daha açık biçimlerine doğrudan dayana sanatları ya da bilimleri içermez. İspanya, Avrupa mimarisi, müziği, felsefesi, tıbbı fiziği ya da mühendisliğine çok az katkıda bulunmuştur ve hatta İspanya’nın içinde, dışındakinden daha az etki yaratmıştır.

İspanya ayrıdır, çünkü İspanya hala feodal köylüsü kesin örgütlenme biçimi, bölgeden bölgeye değişiklikler gösteren­ komünal yaşam biçimini belleğinde taşır. Bu yüzden on yaşına dek Malaga’da, ülkesinin bu acı veren yoksulluğunu gözlemleyen Picasso’nun çocuk gözlerinde, bu yaşantılarbüyük izler bırakmıştır. Berger’e gore bu izler, onun özel mülkiyetten nefret etmesine ve özgürlük ruhuna sıkı sıkya tutunmasına yol açmıştır. (s.27) Ancak bu ruh, Fransız Devrimi’ndeki liberte ile ilişkisi olmayan, ilkel, kendiliğinden oluşmuş, küçük bir topluluk içindeki bireyin özgürlüğü ve onurudur. Daha sonra, İç savaş’ta, parayı olduğu gibi ortadan kaldırmak isteyen köylüdür bu birey. Komünist Parti üyesi olmasına ve hatta bazı yapıtlarında (bunların en önemlisi kuşkusuz Guernica’dır) faşizme açıkca savaş açmasına rağmen, genel olarak ‘iyi’bir komünist olmamakla suçlanması, onun bireysel başkaldırısında aranmalıdır. (Siz bireysel başkaldırı olarak, hele hele Picasso gibi etkide, başka bir ideolojik silah düşünebiliyor musunuz?..) Picasso’yu Picasso kılan da bu yön olsa gerek. Yani sanatçının sonuna dek bireysel saldırısı!.. Bir parti ya da ideoloji bağlamında ‘slogansı’ işler üretmektense, yapıtlarıyla doğrudan saldırmayı seçmesi. Tıpkı, vatandaşı Cervantes’in ‘Don Kişot’u gibi… Düşman yeldeğirmenleri bile olsa, bir birey olarak tüm dünyayı değiştirebilecek, kurtarabilecek bir kahraman olmak!...

Mutlakiyetçi devlette, güçsüz orta sınıfın ve feodalizmle yoksullaşan bireyin tek çıkışı vardı: Anarşizm!... İspanya’da en tipik modern siyasal hareket anarşizmdir. Barcelona’daki gençlik yıllarında Picasso bu harekete kıyısından bulaşmıştı. İspanya’da kök salan anarşizm Bakunin tarzı bir anarşizmdi. Şöyle diyordu Bakunin: “Güvenimizi, tüm yaşamın yakalanamaz ve ebedi ruhuna yöneltelim. Yıkma dürtüsü aynı zamanda yaratıcı bir dürtüdür.” Bakunin’in bu sözleri, Picasso’nun kendi sanatı üzerine söylediği en ünlü yorumlarından biriyle karşılaştırılmaya değer. “Bir resim demiştir Picasso, ”yıkmalardan oluşan bir toplamdır.” Picasso gerek Kübizm’de olduğu gibi nesneleri parçalayarak, gerek figürlerine ilkel budunların büyüsel ve ürkütücü gücünü katarak ve gerekse sıradan nesneleri dahi heykele, resme dönüştürerek, yani salt biçimlerle oynayarak sanatın kalıplarını da yıkmış ve seyrini değiştirmiştir.
Ekitap İndir
[alert title="LÜTFEN DİKKAT!" icon="info-circle"] SİTEMİZ SİZLERDEN ASLA LİNKLERE ULAŞMANIZ İÇİN TELEFON ONAYI VS. İSTEMEZ! BU TÜR REKLAMLAR AÇILIRSA KESİNLİKLE İTİBAR ETMEYİNİZ. Kitap linkine "LOGO" tıkladıktan sonra 5 sn geri sayımı bekleyip "REKLAMI GEÇ" butonuna basarak geçmeniz yeterli. Kitabın yüklü olduğu siteyi göremezseniz reklam sayfalarının arkasında kalmıştır, tarayıcınızdaki sekmelerinizi kontrol ediniz. [/alert]

Susan Meissner - Kırmızı Şemsiyeli Kız

Susan Meissner - Kırmızı Şemsiyeli Kız

Geçmişindeki mutsuzlukların gelecekteki mutluluğunu elinden almasına izin verme…

Günümüz İngiltere’sinde, Oxford’da tarih öğrencesi olan Kendra Van Zant, hayatının fırsatını yakalamıştır. İkinci Dünya Savaşı’nda Londra’yı yerle bir eden, tarihlere Büyük Baskın olarak geçen ağır bombardımandan kurtulan bir hanımefendiyle röportaj yapacaktır. Isabel MacFarland hikâyesini anlatmaya karar verir. Yıllarca kalbinde sakladığı sır dolu hikâyesini…

1940, Londra, İngiltere… Savaşın Londra’nın kapısına dayandığı günlerde binlerce çocuk ailelerinden alınarak kırsal bölgede yaşayan gönüllü ailelerin yanlarına yerleştirilir. On beş yaşındaki Emmy Downtree ve küçük kız kardeşi Julia da Cotswolds’da bir kır evinin kanatlarının altına sığınırlar. Emmy kardeşinin sorumluluğunu alsa da onun tek bir hayali vardır. Şehre dönmek ve çizimlerini severek yaptığı gelinliklerini gerçeğe dökerek bir moda tasarımcısı olmak. Ancak bu tutkusu, durmadan çalan siren sesleri ve kopartılan hayatlarla maalesef kâbusu olacaktır…

Kadife Çiçekleri Düşerken kitabının yazarı Susan Meissner, yine tarihin önemli olaylarından biriyle karşımızda…
Kırmızı Şemsiyeli Kız, hayallerimiz uğruna neleri feda ettiğimizi, olayların bazen biz ne kadar çabalarsak çabalayalım olması gerektiği gibi gerçekleştiğini gösteren bir eser.    


“Muhteşem bir şekilde kaleme alınmış karakterler, yerler ve olaylar… Yeniden ayağa kalkmanın ve kurtarılmanın konusu okuyucuların soluğunu kesecek.”
Booklist
Kitaptan Alıntı
KENDRA
Cotsvvolds, Ingiltere • •
On kapıya bağlanmış süslü balonları saymazsak eğer böğürtlen çalısından çitleri ve altın renkli taşlarıyla bu İngiliz tarzı ev tam da masallardan fırlamış gibi zamansız görünüyordu. Sarmaşıklar tıpkı evden sıvışmaya çalışan bir çocuk gibi duvarları kaplamış, ikinci katın üçgen tepelikli pencerelerine kadar uzanmıştı. Fransız tarzı pencerelerin köşelerine ulaştıklarında ise nihayet durulup seyrelmişlerdi. Pervazların hemen altında sanki Paskalya Bayramı’nın tüm renklerini su-nuyormuş gibi duran gülhatmi çiçekleri göz alıcı sıralar hâlinde dizilmişti. Araba yoluna girdiğimde tekerlerin çakıl taşlarının üzerinde çıkardıkları sesler birazdan röportaj yapacağım kadının doksan üçüncü yaş gününü kutlamak istercesine bir alkış tutturmuş gibiydi. Evin tam önünde ödünç aldığım arabanın frenlerine asıldım ve hemen yan koltukta duran postacı çantama uzandım. Ayağımı uzatıp Cotswolds’un insanı mest eden, kartpostalı aratmayan nisan güzelliğine bir adım attım. Bugünün kutlamalarına kalmam için davet edileceğimi pek sanmıyordum ama içimde buna dair bir umut da yok değildi. Sonuçta bunca yolu biraz da İngilizlerin akşamüzerleri yaptıktan kutlamaları hayranlıkla izlemek için gelmiştim.
Isabel MacFarland benim için tam anlamıyla bir yabancıydı. Gerçi Oxford’daki hediyelik eşya mağazalannda yağlı boya tablolarının yanından mutlaka geçmiş olduğum söylenmişti. Sesini bile duymamıştım. Benimle o meşhur Büyük Baskın’ın’ hayatta kalanlarından biri olarak röportaj yapmayı üniversitedeki hocalarımdan birinin aracılığı ile kabul etmişti. Aslında niyetim başka biriyle görüşmekti, fakat görüşeceğim kişi Banbury’de kaldığı bakımevinde uykusunda bir anda hayatını kaybedince bu görüşmenin talihlisi Bayan MacFarland olmuştu. Görünüşe göre her ikimiz için de en uygun zaman bugündü. Finallerden hemen önceki kısıtlı sürem için mükemmel bir zamanlamaydı. Sonrasında artık Oxford’a ve yurt dışı çalışmalarıma son verip Califomia’ya dönebilirdim.
Arabadan inip Stow-on-the-Wold köyüne sağ salim ve etraftaki başka kimsenin hayatını karartmadan varabildiğim için kendimi sessizce tebrik ettim. Oxford Keble Koleji’ndeki dört aylık ziyaretçi öğrenciliğim süresince bu arabayı daha önce üç kez ödünç almıştım. Bir kez araba konusunda kendime ikinci bir şans verip vermemem gerektiğini görebilmek için, başka bir sefer de kendimi üçüncü bir sürüşe hazırlayabilmek için ve en son olarak da yarıyıl tatilinde beni ziyarete gelen anne, babamı ve kız kardeşimi Warwick Kalesi’ne ve Stratford-upon-Avon’a götürmek için almıştım. İstatiksel olarak, buraya tek parça hâlinde gelebildim diye kendimi övecek değildim. Ancak görünüşe göre bir Amerikalı’nın ters akan bir trafikteki ilk
* İkinci Dünya Savaşı döneminde Nazilerin Londra’ya yaptığı ağır saldın. (Ed. N.)
deneyimleri kesinlikle aynı zamanda en güvenli olanlarıydı. Asıl tehlikeli olan direksiyonun başında yapılan onca denemenin ardından gelenlerdi. Ancak o zaman insan bir anda koruyucu kalkanını indirip nerede olduğunu unutuyordu. Ve o anda yoldaki aşinalığına aldanıp akan trafikte ölümcül bir dönüş yapabiliyordu.
İngiltere’de dördüncü kez direksiyon başına geçtiğim bugün ise daha önceki deneyimlerimden çok daha kötü geçiyordu. Anlaşılan o ki dönem bitene kadar bir daha araba sürmeyecektim. Aslında bugün de arabayla gelmeyebilirdim çünkü hemen yan köy olan Mareton-in-Marsh’da bir tren istasyonu vardı. Ama her iki köy arasında katedilmesi gereken sekiz kilometrelik daracık bir köy yolu vardı ve yoldan arada bir geçen sadece tek bir otobüs mevcuttu. Durum böyle olunca Manchester’lı bir İngiliz olan ve bana arabayı daha önce de defalarca ödünç verme cesareti gösteren yurt arkadaşım Penelope, arabayı bir kez daha almam konusunda ısrarcı olmuştu.
Arabadan indiğimde bir an durup taze çimen, gökyüzü ve çiy kokusunu içime çektim. Haftalardır maruz kaldığım egzoz kokusundan sonra bu çok iyi gelmişti. Etraf göz alabildiğine ağaç kümeleriyle kaplı tarlalarla ve sanki masal kitaplarından fırlamış gibi görünen tek tük evlerle doluydu. Yakınlardaki birkaç evin çatısı sazdan yapılmışken bazıları öyle değildi. Ama hepsinin de dış duvarları, altın renkli taşlarla örülmüştü. Bu hâlleriyle kurabiyeyi andırıyorlardı. Uzayıp giden gül dallarıyla süslenmiş kemerli kapının önünde aniden biri belirdi. Kadın ellerini bir havluya silerken bana gülümsüyordu. Kırlaşmış saçlarını son derece modem bir biçimde bir tarafı uzun bir tarafı kısa kestirmişti. Gördüğüm kişinin Isabel
MacFarland’in yanında yaşayan bakıcısı ve hizmetçisi olan, aynı zamanda bana yolu tarif eden Beryl Avery olduğunu tahmin ettim.
“Demek bizi buldun!” diye seslendi.
Ekitap İndir
[alert title="LÜTFEN DİKKAT!" icon="info-circle"] SİTEMİZ SİZLERDEN ASLA LİNKLERE ULAŞMANIZ İÇİN TELEFON ONAYI VS. İSTEMEZ! BU TÜR REKLAMLAR AÇILIRSA KESİNLİKLE İTİBAR ETMEYİNİZ. Kitap linkine "LOGO" tıkladıktan sonra 5 sn geri sayımı bekleyip "REKLAMI GEÇ" butonuna basarak geçmeniz yeterli. Kitabın yüklü olduğu siteyi göremezseniz reklam sayfalarının arkasında kalmıştır, tarayıcınızdaki sekmelerinizi kontrol ediniz. [/alert]

Hermann Hesse - Knulp
Hermann Hesse - Knulp
Tüm yaşamı yollarda geçen ve yine yollarda sona eren bir göçebenin hikayesi Knulp. Canının çektiği yere "konan", ama çok duramayıp yine "uçan" bir özgür ruhun kısacık destanı.

Hermann Hesse'ye göre, Knulp gibi figürlerin "kimseye yararı dokunmasa da, yararı dokunan kimilerine oranla çok daha az zararı dokunur. Knulp gibi yetenekli ve hayat dolu insanlar, yaşadıkları çevrede kendilerine yer bulamıyorlarsa, bunda onlar kadar çevreleri de suçludur."

Hesse, tıpkı Knulp gibi, uzun yürüyüşlere çıkmaktan ve doğayla baş başa kalmaktan hoşlanan biriydi. Bu anlamda onun ruhunun uçarı yanını da simgeleyen kitap, bu öykülere ek olarak, Hesse'nin ölümünden sonra gün ışığına çıkan iki fragmanı da içeriyor.

Hesse'nin ilk dönem düzyazıları içinde ışıldayan küçük bir mücevher Knulp.

Kitaptan Alıntı

Daha çok Siddharta adlı eseri ile bilinen Nobel Ödüllü yazar Hesse’nin, okuduğunuzda unutamayacağınız bir karakteri ile sizleri tanıştırmak istiyorum: Knulp.

Kitabın üç öyküye bölünmüş ilk kısmında Knulp hakkındaki izleniminiz hayatını göçebe olarak yaşayan ve her gittiği yerde eski dostları tarafından sıcak bir şekilde karşılanan güler yüzlü, kibar, çekici bir adam şeklinde oluyor. Ancak Hesse bununla kalmıyor ve gittikçe karakterin iç dünyasına doğru sizi çekmeye başlıyor. O zaman aslında Knulp’un göründüğü gibi olmadığını, kalmak ile gitmek arasında bir iç çekişmede olduğunu, kendini ve seçimlerini sorgulayıp iç huzuru aradığını görüyorsunuz. Bu çekişmeler ise toplum düzeyinde bizim için uygun görülen ile kendimiz için uygun bulduğumuz ya da bulmadığımız noktasında gerçekleşiyor.

İlk öyküde Knulp hastahaneden yeni çıkmıştır ve eski bir dostunda kalmaya gider. Yerleşik bir düzeni olan, evlenmiş ve düzenli bir işe sahip olan bu dostunun yaşam şekli ile kendi yaşam şeklini sorgulamaya başlar. Ancak bu sadece bir karşılaştırma ile sınırlı kalmaz. Toplum karşısında seçtiği hayat tarzını sürekli açıklamak durumunda olmasının yarattığı bir baskı içinde yaşayan Knulp gelecek vaat eden biridir; doktor ya da öğretmen olabilecekken böyle göçebe bir hayat sürmek istemesine kimse anlam veremez. İnsanların bu tavrı Knulp’un da zaman zaman bu çerçeve içinde tanımlanmasına neden olur.

“Bu haliyle tıpkı, bir ev halkı arasında yaşamasına izin verilen, herkes onun evdeki varlığına hoşgörüyle davranıp göz yumarken, kendisi ev halkının yaşam yükü altında ezilmiş çalışkan bireyleri arasında aylak aylak dolaşıp tasa ve kaygıdan uzak, beyler gibi lüks bir hayat süren sevimli bir kediye benziyordu.”

Kitap boyunca onu sevgi ile karşılayan eski dostları Knulp’u yeri geldiğinde yaşam şeklinden dolayı eleştirme fırsatını hiç kaçırmaz. Her karşılaştığı arkadaşı bir yorumda bulunur. İnsanların eleştirilerine yol açan durum, dostlarının Knulp için daha iyiyi istemelerinden kaynaklanmaz. Asıl eleştiri yüksek potansiyeli olan bir bireyin neden bu potansiyelini toplum için kullanmayı seçmeyip göçebe bir hayat sürerek sadece kendi için yaşamayı tercih etmesine dayanmaktadır. Yazar Almanya’daki Protestan ve akılcı yaşam biçiminin bu baskıyı yarattığını ve Knulp’un hayattaki kendi rolünü ararken ancak bir noktaya kadar buna duyarsız kalabileceğini gösteriyor.

” ‘Cumartesi akşamını yaptık. Bütün bir hafta canını dişine takıp çalıştıktan sonra, bu akşamın insana ne hoş geldiğini bilemezsin sen.’
‘Yo, ama düşünebilirim,’ diye cevapladı Knulp gülümseyerek.”

Knulp ne şekilde yaşarsa yaşasın kendisine, giyimine ve temizliğine bakan, bu konuda titizlik gösteren birisidir. Bu özelliği çevresi tarafından övülürken bir yandan da yerilir. Toplum kalıpları dışında yaşıyorsan ve çalışmayıp avarelik yapıyorsan, en azından görüntü olarak da kötü görün ki insanlar sana acıyıp hayat şekline tahammül edebilsin! İnsanlar, hayatlarına başka bir şekilde yaşamanın mümkün olmadığı inancı ile katlanıp ellerindeki ile mutlu olmaya çabalıyorlar. Knulp bu hali ile ortaya çıktığında ise onların mutsuzluklarına ayna oluyor, başka bir şekilde yaşamanın da mümkün olabileceğini gösteriyor.

” ‘Şıklığı da hiç bırakmazsın elden!’ dedi. ‘Açlıktan nefesi kokan birisinin nihayet, ne diye hep bir kont gibi giyinip kuşanmak istersin bilmem.’ “

Her ne kadar insanlar onun yaşam şekline saygı duymayıp eleştirip üzerine bir de öneriler sunsa da Knulp böyle bir şeyi başkalarına yapmayı asla uygun bulmaz. Evinde kaldığı dostunun eşi onunla beraber olmak isteyince bu durumdan rahatsız olur ve haber vermeden evden ayrılır. Bir an için eşi konusunda arkadaşını uyarmayı düşünür ama vazgeçer.

“Ama başkalarının işine burnunu sokmaktan hoşlanmayan biriydi; insanları olduklarından daha iyi, daha akıllı kimselere dönüştürmek gibi bir gereksinim duyduğu yoktu.”

“İnsanların budalalıklarına seyirci kalabilirdi, onlara gülüp geçebilirdi ya da acıyabilirdi, ama onları izledikleri yoldan döndürmeyi doğru saymıyordu.”

Knulp’un hayat bakışına göre herkes kendi için uygun olanı kendi keşfetmeli ve bununla beraber herkesin tercihine saygı duymalı. En azından onun çevresinden beklentisi bu şekildedir.

“Neyin gerçek olduğunu, yaşamın aslında nasıl bir düzene uygun olarak akıp gittiğini herkesin kendi kafasından bulup çıkarması gerekiyor, kimse kitaplardan öğrenemez bunu, ben öyle düşünüyorum.”

Kitabın ikinci öyküsünü okuyunca ilk öyküde tanıştığımızdan farklı bir Knulp vardır karşımızda. Anlatıcı da Knulp gibi göçebedir ve hatta onunla beraber yolculuk etmektedir. Ayrıca 3. öykü yani Knulp’ın kendisi ve geçmişi ile yüzleştiği öyküye çok güzel bir şekilde köprü kuran bir geçiş öyküsüdür. Hayatla ilgili kafasındaki soruların su yüzüne çıktığı ama henüz bunların üzerinde pek de samimiyetle durmadığı zamanlardır. Knulp’un iç huzuruna kavuşmasını sağlayan hayata karşı sunduğu bakış açısını güzelliğe, sevgiye ve mutluluğa dair verdiği betimlemelerde yakalarız. Knulp kendi hayatı, pişmanlıkları ve mutlulukları için yaptığı içselleştirmeyi bu betimlemelere yansıtır.

“Benim için donanma gecesinden güzel şey yoktur. Böyle bir gecede mavi ve yeşil maytaplar görürsün, gece karanlığında dalıp yükselir havada; en güzel olduğu an ufak bir eğri çizer, yok olup gider; seyrederken sevinç de duyarız, korku da. Derken ikisinden de eser kalmaz geride. Donama fişeklerinin havada yükselip kaybolması daha uzun sürse, o kadar güzel olmazdı. Sence de öyle değil mi?”

Son öyküde hastalığı iyice ağırlaşan Knulp ilkokuldan doktor arkadaşına rastlar. Ona sahip çıkıp bakan doktor, hastahaneye yatırılması gerektiğini söyler. Knulp ise memleketini son kez görmek için yola çıkmıştır ve hastahaneye yatacaksa bunun kendi köyünde olmasını rica eder. Ricasını kırmayan doktor sayesinde Knulp tekrar memleketine geri döner. Ancak hastahanede yatmak yerine köyünün her bir noktasına dokunarak zamanını geçirir. Burada geçmişi ile yüzleşir, göçebe bir yaşam tercih etmesine neden olan olayı anlatır. Yine toplumun uygun gördüğü ile yaşamayı tercih ettiği arasındaki çelişkiye girip kendini, tercihlerini sorgulamaya başlar.

“Gerilerde kalmış uzun bir dizi oluşturan göçebelik yılları artık gözünde küçülüp önemini yitirirken, çocukluğun o gizemli çağı yeni bir pırıltı ve büyüyle öne çıkmıştır.”

Üstün yeteneklere sahip olmasına rağmen bunu faydalı bir şekilde kullanmaması kısaca “bir baltaya sap olmayışının” sürekli yüzüne vurulması artık bir noktadan sonra kendisini de bu konuda suçlamasına neden olur. Geçmişte yaşadığı olaylardan ders çıkarmadığı için kendisini suçlar.

Öykünün sonunda hasta halde ormanda yürürken Tanrı ile konuştuğu kısımda bütün bunlara cevap bulur. Aslında Tanrı’dan ziyade kendi kendisiyle hesaplaşmaktadır. Ve önceki kısımlarda hayata karşı gösterdiği bakış açısı, insanları değiştirmekten ziyade olduğu gibi kabul etme anlayışı kendi üzerinde de etkisini gösterir. Uzunca bu konuda kendi ile konuşup telkin ettikten sonra artık iç huzura kavuşup kendisini olduğu gibi benimser.

Belki topluma herkesin yaptığı ve talep ettiği şekilde bir fayda sağlayamamıştır ama onun amacı da yerleşik insanlara biraz özgürlük özlemi taşıyıp götürmektir. Topluma fayda sağlama misyonunu reddeden bir karakterden yazar kaçınmışsa da en azından bunu bireyin kendisinin seçip belirleyebileceği bir şekilde çizmiştir. Toplumda kendi faydasının farkına varan, var olma sebebinin bilincine varan karakter bir anlamda huzura kavuşmuştur.

“ ‘Yani artık sızlanıp yakınmalara paydos mu?’ diye sordu Tanrının sesi.
‘Paydos’ diyerek başıyla onayladı Knulp, mahcup bir edayla güldü.
‘Ve her şey iyi mi artık ? Her şey olması gerektiği gibi mi?’
‘Evet,’ diyerek başını salladı Knulp. ‘Her şey olması gerektiği gibi.’ “
Ekitap İndir
[alert title="LÜTFEN DİKKAT!" icon="info-circle"] SİTEMİZ SİZLERDEN ASLA LİNKLERE ULAŞMANIZ İÇİN TELEFON ONAYI VS. İSTEMEZ! BU TÜR REKLAMLAR AÇILIRSA KESİNLİKLE İTİBAR ETMEYİNİZ. Kitap linkine "LOGO" tıkladıktan sonra 5 sn geri sayımı bekleyip "REKLAMI GEÇ" butonuna basarak geçmeniz yeterli. Kitabın yüklü olduğu siteyi göremezseniz reklam sayfalarının arkasında kalmıştır, tarayıcınızdaki sekmelerinizi kontrol ediniz. [/alert]

Leander Kahney - Nasıl Steve Jobs Olunur

Leander Kahney - Nasıl Steve Jobs Olunur

Steve Jobs, Apple'ı benzersiz bir sanatsal beceri ve kusursuz iş hamlelerinden oluşan mükemmel bir kanşjmta yönetir. İşadamından çok bir sanatçıdır; yarattıklarını sermayeye dönüştürme konusunda da mükemmel bir yeteneği vardır. 

Jobs, ilgilerini ve kişilik özelliklerini -taktntılılık, narsisizm, mükemmeliyetcilik- alıp bunları kariyerinin özellikleri haline getirmiştir, Jobs doğa! beceri ve yeteneklerini Apple'ı yeniden yaratmak için kullanmıştır. Yüksek teknolojiyi tasarım, marka ve modayla' bütünteştirrniştir. 

Wired dergisinin haber editörü Leander Kahney'nin kaleme aldığı Nasıl Steve Jobs Olunur? Steve Jobs'un tüm kişilik özelliklerini iş felsefesine nasıl dönüştürdügünü anlatıyor.

Kitaptan Alıntı


Macintosh, iPhone, iPod ve iMac gibi teknolojilerin yanında bilgisayarlarda ilk fare ve grafik arayüz kullanımını ortaya çıkaran, Apple şirketinin efsanevi kurucusu ve CEO’su Steve Jobs’ın kişilik özelliklerini bir iş felsefesi haline getirerek yaşadığı başarı öyküsünü anlatmaktadır. Kitapta anlatılanlar, Steve Jobs’ın iş hayatı hakkında kısa bilgiler veren Giriş bölümünden sonra sekiz başlık altında toplanmıştır. 1976’da arkadaşı Steve Wozniak’la, kurdukları Apple Computer Inc. şirketinden, güç dengesini tutturamayıp 1985’te uzaklaştırılan ve 1996’da şirkete, iflasa sadece altı hafta kala geri çağırılan Steve Jobs’ın, sınırlı kaynakları şirketin iyi yapabildiği az işlere odaklamasının getirdiği başarı, ilk bölümün konusunu oluşturmaktadır. Jobs’un sadece iyi olduğu alan üzerinde korkmadan, kararlı bir şekilde odaklanma becerisi, girilmesi düşünülmeyen konulara “hayır” diyebilmesi, başarısında büyük rol oynamıştır. 

Kitap, okuyucularına, bu bölümde işlenen konularla ilgili olarak, işe hemen koyulmak, zor kararlarla başa çıkmayı öğrenmek, iş konusunda duygusal olmamak, tahminden ziyade bilgiye önem vermek, dışarıdan yardım alabilmek üzerine kısa öğütler vermektedir. 

İkinci bölümde, Steve Jobs’ın şirkete dönüşünden sonra, süreci basitleştirme ve asıl önemli olan konuları en küçük ayrıntısına kadar düşünerek odaklanma konusunda despot olmasının olumlu sonuçları üzerinde durulmuştur. Alternatif üretmek, bunlar arasında iyi seçim yapmak, yeniyi deneme ve yeniden başlama cesaretini göstermek konusunda kararlılık, Jobs’u başarıya taşımıştır. 

Kitabın üçüncü bölümü, Jobs’un ürün tasarımından malzemeye ve oradan sunuşa kadar birçok ayrıntıya, olumsuz bir kullanıcı deneyimi yaşanmaması amacıyla sürdürdüğü mükemmeliyetçi tavırda, ekipteki herkesin ürün tasarımına ve geliştirilmesi sürecine dahil edilmesini ve kullanıcı dostu ürünler üretilmesini konu edinmiştir. Jobs’un bu mükemmeliyetçi özelliği başta fazla abartılı görünse de aslında olması gerekenin, ideal olanın bu olması görüşü irdelenmiştir. Steve Jobs’u başarıya götüren altın anahtarın öncelikle mükkemmelliyetçi kişiliği olduğunun altı çizilmektedir. 

Steve Jobs’un, alanındaki en başarılı kimselerle çekirdek bir grup oluşturarak yetersiz kimseleri düşünmeden şirketten gönderebilmesi ve bunun getirdiği başarı, 

Kitabın dördüncü bölümünde anlatılmaktadır. İyi yatırım yapılan A sınıfı oyuncuların oluşturduğu kolay yönetilebilen küçük ekiplerin, özgür bir ortamda fikir alışverişi yaparak ortaya çıkardığı işlerin önemli rekabet avantajı sağladığının altı çizilmektedir. 

Beşinci bölüm, Steve Jobs’un işine ne kadar büyük bir tutkuyla bağlı olduğunu, bir şeyleri değiştirmekten korkmadığını ve sonuçta arkada kalacak olan izden bahsedilmektedir. İşine tutkuyla bağlı olmanın Jobs için bir yaşam biçimine dönüşmesi, mükemmeliyetçi karakteri ile birleşince başarı kaçınılmaz olmaktadır. Tutku, kitapta, bir işte gerçekten iz bırakıcı değişiklikler yapabilmek için temel şartlardan biri olarak görülmektedir. 

Kitabın altıncı bölümünde, Jobs’ın müşteriyi dinleyerek inovasyonu zorunlu bir AR-GE çalışması olmaktan çıkarıp nasıl kendiliğinden gelişen ve üretimden sunuşa kadar her kademeye yayılan bir felsefe haline getirdiği anlatılmaktadır. Jobs’a göre inovasyon, işletmede en alt kademeden en üst kademeye, işletmenin tüm fonksiyonlarında herkes tarafından benimsenmesi ve takip edilmesi gereken bir yol göstericidir. Yapılacak her işin müşteri merkezli olması gerekliliği ve bu şekilde ürünlere odaklanmanın önemi vurgulanmaktadır. Apple şirketini zor bir dönemeçten kurtarıp bir elektronik devine dönüştüren ürün olan iPod içinde birbirinden farklı görünen hizmetlerin bir araya getiriliş öyküsüne, 

Kitabın yedinci bölümünde yer verilmiştir. Steve Jobs’ın çevresindeki fırsatları kollayışı, gelişmeleri lehine çevirebilme gücü, geç kalsa da yetişip yakalamak için verdiği mücadele, uzman ve güvenilir bir ekiple oturmuş bir süreçte ortaya çıkan ürünün verdiği güven konularına vurgu yapılmıştır.

Kitabın son bölümünde, widget’lar ile ilgili olarak geliştirilen teknolojiyi kontrol altında tutma, denge, güvenlik ve kullanıcı deneyimlerinden yararlanarak kullanım kolaylığı sağlama konuları işlenmiştir. Vurgulanmak istenen düşünce, müşterileri doğru anlayıp beklentilerine tam olarak cevap verme sürecinde, günümüzde, teknolojinin göz ardı edilmemesi gerektiğidir. 
Ekitap İndir

[alert title="LÜTFEN DİKKAT!" icon="info-circle"] SİTEMİZ SİZLERDEN ASLA LİNKLERE ULAŞMANIZ İÇİN TELEFON ONAYI VS. İSTEMEZ! BU TÜR REKLAMLAR AÇILIRSA KESİNLİKLE İTİBAR ETMEYİNİZ. Kitap linkine "LOGO" tıkladıktan sonra 5 sn geri sayımı bekleyip "REKLAMI GEÇ" butonuna basarak geçmeniz yeterli. Kitabın yüklü olduğu siteyi göremezseniz reklam sayfalarının arkasında kalmıştır, tarayıcınızdaki sekmelerinizi kontrol ediniz. [/alert]

Kobo Abe - Kumların Kadını

Kobo Abe - Kumların Kadını

Japon Edebiyatının Kafkası Kobo Abe’den Unutulmaz Bir Roman: “Kumların Kadını”

Kumdan Bir Evrende: Bir Hayal, Bir Kadın ve Bir Böcekbilimci… Bir Dünya Klasiği!

“Hem dolambaçlı hem de bağımlılık yapıcı.”
-David Mitchell-

“Hem Poe hem de Kafka akla geliyor. Kobo Abe sayfalarda hiç dinmeden atan bir heyecan yaratıyor. Okudukça okuyorsunuz ve okuyorsunuz.”
-The New Yorker-

“Bazıları onda Kafka’nın bilinmeyene yönelik manipülasyonlarını, başkaları ise örneğin yarattığı kum çukuru metaforu ile Beckett’in esintilerini bulacak.”
-Saturday Review-

Bir ağustos günü bir adam ortadan kayboldu. Bir tatil gününde, buharlı trenle yarım günlük mesafedeki sahile doğru yola çıktı ve kendisinden bir daha haber alınamadı. Ne kayıp başvurusu ne de gazete ilanları bir işe yaradı... Bu adamla ilgili vakada kayda değer bir ipucu yoktu. Ayrıca, günlük hayatında ortadan kaybolmak istediğini düşündürecek en ufak bir hâl veya harekete rastlanmamıştı. Doğal olarak, başlangıçta herkes gizli bir ilişkisi olabileceğini düşündü. Fakat adamın karısı adamın bu geziye böcek toplamak maksadıyla çıktığını söylediğinde, hem polisler hem de iş arkadaşları biraz hayal kırıklığına uğradılar...

Şüphesiz, kum yaşam için elverişli değildi. Peki, durağan hâl varlık için vazgeçilmez miydi? O tiksindirici rekabeti başlatan da sabit kalmaktaki ısrarımız değil miydi? Sabit olmayı bırakıp kendimizi kumun akışına bırakıversek rekabet de ortadan kalkacaktı. Gerçekte, çölde de çiçekler açıyor, böcekler ve hayvanlar yaşamlarını sürdürüyorlardı... Öyle ya, keşke kadına da bu manzaradan bahsedebilseydi. Gidiş-dönüş biletlerin asla işlemeyeceği kumun şarkısını, yanlış perdeden de olsa ona dinletebilseydi keşke. Oysa adamın tek yaptığı, yeteneksiz bir çapkını taklit edip başka bir hayatın yemiyle kadını avlamaya çalışmak olmuştu. Kumdan duvar, adamın ruhunu yakalamış, onu kese kâğıdındaki bir kediye çevirmişti.
-Kobo Abe-

Kitaptan Alıntı

Adam, bir ağustos günü kayboldu. İzninden yararlanarak, trenle yarım günlük mesafedeki bir yere gitmek için yola çıkmış, bir daha da kimse ondan haber alamamıştı. Kayıp ihbarları ve gazete ilanları da sonuç vermemişti.

Elbette, insanların ortadan kaybolması o kadar nadir rastlanır bir durum değildir. Zaten istatistikler de, her yıl yüzlerce kayıp ihbarının yapıldığını söylüyor. Tuhaf olan, bulunma oranının son derece düşük olması. Cinayet ya da kaza söz konusu olduğunda geride belirgin kanıtlar kalır. Diyelim kaçırılmış olsun, yetkililer kaçırılma nedenini hemen bulurlar. Ancak, bunlardan hiçbirine girmediğinde, kayıp olaylarında ipucu yakalamak imkansızlaşır desek, yanlış olmaz. Eğer bunu tipik bir kaçış olayı olarak adlandırırsak, kayıp olaylarının çoğu tipik kaçış vakası sınıfına giriyormuş.

Bu adamın durumu da ipucu yokluğu noktasında istisna değildi. Nereye gittiği aşağı yukarı anlaşılmış olsa da, o bölgeden adama benzeyen bir ceset bulunduğu raporu gelmemişti. Yaptığı işin niteliği açısından, kaçırılmasına neden olacak ölçüde karanlık işlere bulaştığı da düşünülemezdi. Normal hayatında, kaçabileceğini düşündürtecek bir davranışı da hiç olmamıştı.

Doğal bir şey ama, başlangıçta herkes gizli bir kadın-erkek ilişkisi olduğunu düşündü. Fakat karısı, adamın gezi amacının koleksiyonu için böcek bulmak olduğunu söyleyince, polisler de, adamın iş arkadaşları da iyice açmaza düştükleri hissine kapıldılar. Gerçekten de, böcek şişesi, yakalama ağı gibi şeyler bir kaçamağı kamufle etmek için fazlasıyla kaçıkça olurdu. Üstelik, resim kutusu gibi tahta bir kutuyu ve matarasını çaprazlama omzuna asmış, ilk bakıldığında bir dağcıyı andıran adamın S. istasyonunda trenden indiğini anımsayan istasyon görevlisinin ifadesiyle yanında kimsenin olmadığı, tamamen tek başına olduğu tespit edilmiş, kaçamak tahmini de dayanaksız kalmıştı.

Bunalım sonucu intihar görüşü de atıldı ortaya. Bunu dile getiren, adamın kendini psikolojik tahlile vermiş bir iş arkadaşıydı. Bir yetişkin olduktan sonra bile, hâlâ böcek koleksiyonu gibi hiçbir yaran olmayan bir uğraşa sahip olmanın bile psikolojik bir eksikliğin kanıtı olduğu düşüncesindeydi. Çocuklarda bile, böcek toplamayı saplantı haline getirmek, çoğunlukla Oe-dipus kompleksine kapılmış olanlarda oluyordu ve isteklerinin tatmin edilmemesinin bedeli olarak, asla kaçamayacak böcek ölüsüne üst üste iğneler batırdıklarını söylüyordu. "Düşünün ki," diyordu adam, "bu eğilim yetişkin olduğunda bile sona ermemişse, şüphesiz rahatsızlığın iyice arttığının bir göstergesidir. 

Çoğu böcek koleksiyoncusunun şiddetli bir sahip olma arzusu taşıması, aşın dışlama eğilimi göstermesi, kleptoman ya da homoseksüel eğilimleri olması kesinlikle tesadüf değildir. Oradan, bunalım sonucu intihara bir adım kalır. Gerçekten de, koleksiyon tutkunları içinde biriktirme eyleminden ziyade, böcek öld^ürme kabı içindeki pnısik asidin öldürme gücünün cazibesine kapılarak bir türlü koleksiyon tutkusundan vazgeçemeyenler de varmış... Sözü açılmışken, adamın bize o hobisinden bir kez bile söz etmemiş olması da, onun kendi hobisini karanlık bir uğraş olarak algıladığım kanıtlamaz mı?"
Ekitap İndir
[alert title="LÜTFEN DİKKAT!" icon="info-circle"] SİTEMİZ SİZLERDEN ASLA LİNKLERE ULAŞMANIZ İÇİN TELEFON ONAYI VS. İSTEMEZ! BU TÜR REKLAMLAR AÇILIRSA KESİNLİKLE İTİBAR ETMEYİNİZ. Kitap linkine "LOGO" tıkladıktan sonra 5 sn geri sayımı bekleyip "REKLAMI GEÇ" butonuna basarak geçmeniz yeterli. Kitabın yüklü olduğu siteyi göremezseniz reklam sayfalarının arkasında kalmıştır, tarayıcınızdaki sekmelerinizi kontrol ediniz. [/alert]

Amin Maalouf - Adriana Mater

Amin Maalouf - Adriana Mater

Amin Maalouf'dan yeni bir kitap... Maalouf'un Uzaktan Aşk'tan sonraki ikinci librettosu Adriana Mater. Maalouf bu operayı Opéra de Paris'nin isteği üzerine kaleme almış. 

Adriana Mater, yer ve zaman belirtilmemiş ama 20. yüzyıl sonlarında Balkanlar'ın durumunu çağrıştıran, iç savaşın yaşandığı bir ülkede geçiyor. Genç bir kadın olan Adriana tecavüze uğrar ve hamile kalır, ama çocuğunu aldırmayı kabul etmez: "Onun çocuğu değil bu Refka, benim çocuğum ve bana benzeyecek" diye cevap verir kız kardeşine. Bu varlık iki kanı birlikte taşıyacaktır: Kurbanınki ve celladınki. Oğlu Yonas büyüdüğünde, bir gün, şehri terk etmiş olan doğurucusunun şehre geri geldiğini öğrenir ve onu öldürmeye yemin eder. "O adam ölmeyi hak ediyordu, ama sen, oğlum, öldürmeyi hak etmiyordun" diye cevap verir Adriana, Yonas'a.

Amin Maalouf, bize sık sık Ortadoğu'yu ya da Balkanları anımsatan bir coğrafyada, savaşın yaşandığı bir ülkede, düşmanlığın ve yabancılığın eşiğinde, tükenmekte olan bir dünyanın eğretilemesini sunuyor. Maalouf'un Uzaktan Aşk'tan sonra ikinci librettosu olan Adriana Mater (Ana Adriana), bir yandan insanoğlunun unutulmaz trajedilerine ışık tutarken, öte yandan insanoğlunun bilmeyen soru(n)larını ortaya koyuyor: Kıyam çağında yaşama tutunabilir miyiz? Her ne olursa olsun bağışlamak, cesaret midir yoksa korkaklık mı?

Kitaptan Alıntı

Günümüzde, savaşın yokladığı bir ülkede.

Birinci sahne- Bir çatışma öncesi. Genç bir kadın -Adriana- evinin önünde sere serpe oturmuş, özlem yüklü eski bir şarkı söyler. Eve girmek istediğinde,Tsargo'nun yolunu kestiğini görür. Genç adam sarhoştur; sendeleyerek onunla konuşmaya çalışmakta ve geçen yıl birlikte dans ettiklerini anımsatmaktadır. Kadın sonunda onu sertçe tersler. O da aşağılanmış bir edayla gidip az ötede yere serilir, elindeki şişeyi kafasına diker. Adriana’nın kız kardeşi Refka, görünmeden sahneyi izlemiştir ve böyle davrandığı için kardeşini suçlar.

Gece olurken sahnede bir düş belirir; ama düşü kimin gördüğü anlaşılmaz. Adriana mı? Tsargo mu? Refkamı? Belki de üçü birden... Bu düşte Tsargo Adriana'yı baloya götürmeye hazırlanır, ama genç kadın koluna girdiğinde delikanlı bir şişeye dönüşür; Adriana bırakınca da şişe yere düşüp gürültüyle parçalanır. Genç kadın, hem düşte hem de gerçekte, kahkahayla gülerek uyanır. Kırılma sesine karışan bu kahkaha Tsargo'yu da uyandırır. Genç adam kendini aşağılanmış hisseder; tehditler savurarak lanetlenmiş biri gibi uzaklaşır.

İkinci sahne - Tsargo'nun öfkesine ve tehditlerine bir yankı gibi yanıt veren savaş gürlemeleri duyulur. Genç adam, savaş giysileri içinde, elinde bir silahla geri gelir. Adriana’nın kapısını çalar; genç kadın yine eskisi gibi tersler onu; ne elindeki silahı ne de yaklaşan düşmanın hareketlerini izleme bahanesiyle çatıya çıkma isteğini umursamaktadır. O zaman da genç adam kapıyı zorlar ve Adriana’nın ırzına geçildiği anlaşılır.

Üçüncü sahne - Adriana gebedir. Çocuğu doğurmayı seçtiği için kendisini suçlayan kız kardeşiyle tartışır. Refka, bir gece önce gördüğü düşü kardeşine anlatır; doğacak çocuğa ilişkin tüm kaygılarını açığa vurmaktadır bu düş. Aslında aynı kaygıları Adriana da duymakta ve oğlunun Kabil mi, Habil mi olacağını merak etmektedir.
Ekitap İndir
[alert title="LÜTFEN DİKKAT!" icon="info-circle"] SİTEMİZ SİZLERDEN ASLA LİNKLERE ULAŞMANIZ İÇİN TELEFON ONAYI VS. İSTEMEZ! BU TÜR REKLAMLAR AÇILIRSA KESİNLİKLE İTİBAR ETMEYİNİZ. Kitap linkine "LOGO" tıkladıktan sonra 5 sn geri sayımı bekleyip "REKLAMI GEÇ" butonuna basarak geçmeniz yeterli. Kitabın yüklü olduğu siteyi göremezseniz reklam sayfalarının arkasında kalmıştır, tarayıcınızdaki sekmelerinizi kontrol ediniz. [/alert]

Steve Pinker - Düşüncenin Maddesi

Steve Pinker - Düşüncenin Maddesi

Düşüncenin Maddesi’nde Pinker önceki kitaplarında işlediği iki konuyu ayrıntılarıyla irdeliyor: dil ve insan doğası. Zihnin nasıl işlediğini kullandığımız dille açıklayarak, günlük hayattaki sözcüklerin insan duygularıyla ilgili gerçekleri betimlediğini gösteren Pinker, insan ilişkilerindeki karmaşıklığı açıklamanın yolunun dil olduğunu savunmakta. Pinker’e göre politik fikirlerden dini inançlara kadar tüm düşüncelerimiz, uzam, güç, iktidar, fedakârlık gibi temel fikirler etrafında şekillenir. Dilin insan düşüncesini nasıl şekillendirdiğini bilimsel gözle değerlendiren bu kitap Pinker’ın en son çalışmalarının bir özetini oluşturuyor.

“Pinker bir yıldız ve dünya ona sahip olduğu için çok şanslı.”
–Richard Dawkins-

“Sürükleyici ve kışkırtıcı ... bol mizah yüklü harika bir kitap.”
–Douglas Hofstadter-

“Önemli ve davetkâr bir çalışma.”
–Science-

“Üzerine düşünülecek ve konuşulacak bol malzeme sunuyor.”
–Boston Globe-

Kitaptan Alıntı

1 1 Eylül 200 1 günü kaçırılan bir yolcu uçağı sabah saat 8:46'da

New York Dünya Ticaret Merkezinin kuzey kulesine çarptı. 9:03'te

ikinci bir uçak güney kulesine bindirdi. Ç arpma sonucu çıkan cehennem yangınları iki binanın da yıkılmasına yol açtı. Güney kulesi bir saat iki dakika boyunca alev alev yandıktan sonra çöktü.

Yirmi üç dakika ardındansa kuzey kulesi yıkıldı. Saldırılan tasarlayan akıl, El Kaide terörist örgütünün önderi Usame bin Ladin'di.

ABD'nin gözünü korkutup Suudi Arabistan'daki askeri varlığını çekmesini, İsrail'i desteklemeyi bırakmasını umuyor, böylece Müslümanları birleştirmeyi ve halifelik kurulmasına önayak olmayı hedefliyordu.

O gün olan bitenlere 1 1 Eylül (91 1 1 [nine-eleven]) diyoruz. 9/ 1 1 ,

şimdilik yirmi birinci yüzyılın en önemli politik ve düşün olayı olarak öne çıkıyor. Çeşitli konularda fikir tartışmalarının kıvılcımını çakmıştır: Ölüleri anmanın en düzgün yolu nedir; aşağı Manhattan nasıl yeniden canlandırılır; acaba saldırılar kadim İslami köktendincilikten mi kaynaklandı yoksa günümüzün devrimci bir çalkantısından mı? 

Saldırılardan önce ve saldırılara verilen tepkide ABD'nin dünya sahnesindeki rolü nedir? Yurttaşların özgürlüklerinden, haklarından taviz verilmeden terörizme karşı en iyi koruma nasıl sağlanacak?

Fakat 9/ 1 l 'ın tetiklediği ama daha az bilinen bir tartışmayı ele almak isterim. O Eylül sabahı New York'ta tam olarak kaç olay meydana geldi?

Tek olay olduğu söylenebilir. Binalara yapılan saldırılar, tek gündeme hizm3t eden bir adamın zihninde tasarladığı tek planın parçasıydı. Birbirlerinden birkaç dakika ve metre arayla meydana geldiler, tek adı, tek tasarımı, tek sahibi bulunan bir tesisin bölümlerini hedef aldılar. Böylece tek bir askeri ve politik olaylar zincirini başlattılar.

İki olayın gerçekleştiği yanıtı da verilebilir. Kuzey ve güney kuleleri, ayrı birer cam ve çelik yığınıydı, belli bir mesafeyle ayrı duruyorlardı, uçaklar farklı zamanlarda çarptı, binalann varoluşlan farklı zamanlarda sona erdi. 

Kuzey kulesinden yoğun duman tüterken güney kulesine yaklaşan ikinci uçağın kayda alındığı amatör video, bu ikilik halini gözden kaçmayacak biçimde ortaya koyuyor: O korkunç anda, olaylardan biri geçmişte donup kalmışken, öbürü ufukta belirmişti. 

Aynı gün meydana gelen başka bir olay, yani kaçınlan üçüncü uçağın Washington'daki hedefine varmadan yolculann b aşkaldınsı sayesinde yere çakılması, kulelerden birinin kurtulma ihtimalini akla getiriyor. Olası dünyalann her birinde ayrı olay gerçekleşmiştir, dolayısıyla kendi asıl dünyamızda da öyledir, denebilir. Bu yüzden çift olay olsa gerek, tıpkı bir artı birin iki etmesi gibi.
Ekitap İndir
[alert title="LÜTFEN DİKKAT!" icon="info-circle"] SİTEMİZ SİZLERDEN ASLA LİNKLERE ULAŞMANIZ İÇİN TELEFON ONAYI VS. İSTEMEZ! BU TÜR REKLAMLAR AÇILIRSA KESİNLİKLE İTİBAR ETMEYİNİZ. Kitap linkine "LOGO" tıkladıktan sonra 5 sn geri sayımı bekleyip "REKLAMI GEÇ" butonuna basarak geçmeniz yeterli. Kitabın yüklü olduğu siteyi göremezseniz reklam sayfalarının arkasında kalmıştır, tarayıcınızdaki sekmelerinizi kontrol ediniz. [/alert]

Mahmood Mamdani - İyi Müslüman Kötü Müslüman

Mahmood Mamdani - İyi Müslüman Kötü Müslüman

Bu kitap, 11 Eylül’den sonraki haftalarda New York City’nin Yukarı Batı Yakası üzerindeki Riverside Kilisesinde yapılan bir konuşmadan yola çıkarak hazırlandı. O zaman açıkça anlaşılır bir Müslüman adı taşımak, İslamm 11 Eylül Amerikasmdan sonra siyasi bir kimlik haline geldiğini fark ettiriyordu. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki New York ve Chicago’dan Afrika’daki Durban’a kadar yapılan tartışmalarda kültürü siyasileştirme ve, bu bağlam da, Soğuk Savaş sırasında siyasi Islamın ve siyasi terörün oluşturulmasını amaçlayan modern eğilimi anlamaya çalıştım.

Bu yolculuk sırasında üç arkadaşımdan, New York City Üniversitesi’nden Talal Asad,  
New York Üniversitesi’nden Tim Mithchell ve Santa Cruz’daki California Üniversitesi’nden Bob Meister’den çok değerli yardımlar aldım. Dikkatli kılavuzluklarına rağm en hata yapmışsam, bunun suçu tümüyle benimdir. Aynısını, benimle birlikte yolculuğu sürdürüp, bazen benden bir keşif yapmamı bekleyen, ama çoğu kez de yaptığım bir keşfe katılan lisans öğrencilerim için söyleyemem: Suren Pillay, Brenda Coughlin ve Yogesh Chandrani, görevlerinin ötesinde ve büyük bir içtenlikle araştırm alarım da bana yardım ettiler. Son olarak, Pantheon’dan editörüm Shelley Wanger’e çok teşekkür ediyorum , bütün imlemeleri bir kenara bırakıp okurla doğrudan yüzleşmem için ısrar ettiği için.

Kitaptan Alıntı


MODERNLİK

VE ŞİDDET

Henüz şiddet dolu bir asrı yeni bitirdik ve belki de bu asır kayıtlı tarihin diğer asırlarıyla karşılaştırıldığında çok daha şiddet doluydu: D ünya savaşları ve söm ürgeci fetihler; iç savaşlar, devrim ler ve karşı devrim ler. 

Bu şiddetin dozu şaşırtıcı olsa da, şiddetin kendisi bizi şaşırtm ıyor.

M odem siyaset duyarlılığı, siyasi şiddeti tarihsel ilerlem enin bir gereği olarak görüyor. Fransız D evrim i'nden bu yana şiddet, tarihin ebesi olarak görülegelm iştir. Fransız Devrimi, bize hem terörü hem de halk ordusunu sundu. N apolyon’un savaş alanlarındaki görkem li başarılarının ardındaki gerçek sır, ordusunun paralı askerlerden değil, -m illiyetçiliğin yurttaşlık dini olarak tanım aya b a şla d ığ ım ız - m illi duyguların esiniyle bir dava uğruna öldüren vatanseverlerden oluşmasıydı. 

Fransız D evrim i üzerinde düşünürken Hegel, insanın hayatın kendisinden daha değerli bir dava uğruna ölm eye hazır olduğunu yazm ıştı. Belki de Hegel, şunu da eklem eliydi: İnsan, bu tür dava uğruna öldürm eye de hazırdır. Bence bu, geçm işte olduğundan çok zam anım ız için daha doğrudur.

Y aygın şiddet, modern duyarlığı dehşete düşürmez. Dünya savaşları bunu kanıtlıyor. M odern duyarlığım ızı dehşete düşüren, anlamsız görünen, gelişm eyle haklı çıkartılam ayan şiddettir.

Bu tür şiddet, iki temel yolla tartışılır: M odem öncesi bir toplum için kültürel olarak ve m odem bir toplum için ise teolojik olarak. Kültürel açıklama, siyasi şiddeti her zam an m odernliğin yokluğuna atfeder. Dünya ölçeğinde, uygarlıkların çarpışm ası olarak adlandırılm ıştır. Yerel olarak -y an i, "Batı" ve kalanı arasındaki sınırı aşm adığında- G üney A sy a’da olduğu gibi "toplum sal bir çatışma" ya da, A frika’da olduğu gibi, "etnik bir çatışma" olarak adlandırılır.

İlerlem e öyküsüne uym ayan m odern toplum daki siyasi şiddet, tanrıbilimsel açıdan tartışılma eğilim indedir. Örneğin, H o locaust’un (Y ahudi soykırım ı) sergilediği şiddet, basitçe kötünün sonucu olarak açıklanır. M odem öncesi kültür gibi kötülük de, tarihsel zam anın dışında kavranılır. Nazi soykırım ının tarihsel nedenlerini keşfetm eye karşı, hem ahlaki hem de siyasi, büyük bir direnç vardır. Şiddet suçlularını ya kültürel dönekler ya da ahlaki sapkınlar olarak gördüğüm üz için m odernlikle siyasi şiddet arasındaki bağlantının ötesini görerek düşünm e yeteneğine sahip değiliz.
Ekitap İndir
[alert title="LÜTFEN DİKKAT!" icon="info-circle"] SİTEMİZ SİZLERDEN ASLA LİNKLERE ULAŞMANIZ İÇİN TELEFON ONAYI VS. İSTEMEZ! BU TÜR REKLAMLAR AÇILIRSA KESİNLİKLE İTİBAR ETMEYİNİZ. Kitap linkine "LOGO" tıkladıktan sonra 5 sn geri sayımı bekleyip "REKLAMI GEÇ" butonuna basarak geçmeniz yeterli. Kitabın yüklü olduğu siteyi göremezseniz reklam sayfalarının arkasında kalmıştır, tarayıcınızdaki sekmelerinizi kontrol ediniz. [/alert]

Evelyn Bassoff - Anneler ve Kizları

Evelyn Bassoff - Anneler ve Kizları

Kız çocukları büyümek için psikolojik olarak annelerinden ayrıldıkları gibi, anneler de kendi bireysel gelişimlerini tamamlamak için duygusal olarak kızlarından ayrılırlar. 
Kendisi de ergenlik çağında bir kız çocuğu annesi olan tecrübeli psikolog Evelyn Bassoff annelere, kız çocuklarını erkek çocuklarından farklı olarak nasıl terbiye edeceklerini ve ergenlik döneminin zor geçişlerinde kızlarına nasıl yardımcı olabileceklerini anlatıyor.

Kitaptan Alıntı

ANNELER VE KIZLARI

1. Bölüm

Açık Kapılar

Benim onbeş yaşındaki sofistike kızım, gripten hastaydı ve bir gece yanıma geldi.

Kuzu gibi “anne” dediğini duydum. “Anne bu sana garip gelebilir ama, odama gelip beni örter misin?” Şaşırarak ve etkilenerek dediğini yaptım. Sonra birkaç sessiz dakika boyunca, yatağının yanma oturdum. Ateşli alnını kontrol ederken, onun, benim kendisiyle ilgilenmemi son olarak istemesinin ardından ne kadar zaman geçtiğini düşündüm.

Farketmeden ve birden, ilişkimiz değişmişti. Şu günlerde birbirimizin varlığının çok az farkındaydık. Aramızdaki bu değişiklikleri oluşturan olayları tekrar gözden geçirmek istedim, ilk defa ne zaman onu kucakladığımda kaskatı kesilmişti? ilk defa ne zaman odasında tek başına giyinmek istediği için beni odasından dışarı çıkarmıştı? 

Ne zaman telefon çaldığı için cümlemi yarıda kesmişti? 

Ne zaman ona yaptığım hemen hemen herşey ona batmaya başlamıştı?

Fakat şimdi yine beraberdik, yakındık ve güvendeydik, aynı eskisi gibi. Aynı çocukluğunun ilk yıllarında olduğu gibi. O tatlı, şevkatli huzur içimi dolduruyordu. Onun yatağının başucunda uzun, çok uzun zaman geçmişi anarak oturmak istiyordum. 

Artık büyümüş olan kızıma iyi geceler öpücüğü vermek üzere eğildim.

“Hemen gidiyor musun?” diye sordu. Onun yüzünü bir kere daha kavradım ve “evet” dedim.

“Anne” diye yarı uykulu fısıldadı. “ O zaman kapımı kapat, ama tam kapatma olur mu?”

Bu kitap işte tam kapatılmayan o yarı açık kapıyı çizer.

ANNELER YE KIZLARI

Hayatımızın anlamının ve güzelliğinin çoğunu yakın temaslarımızla alırız. Aynı zamanda bu temaslar hayal kırıklığı, karmaşık duygular ve kedere de gebedir. Bu kitap, bir kadının genç kızıyla olan karmaşık sevgi ilişkisinin hikayesini anlatır.

Anneliğin iki zıt tarafı vardır: Anne çocuğuyla bir bütünlük oluşturur, sonra parça parça bu bütünlüğü eritir. Psikoanalist Helene Deutsch’un yazdığı gibi; birçok anne çocuğuyla göbek bağı ayrılırken acı çeker, çocuğuyla bu bağını koparmamayı diler.

Ama bu kopuş kaçınılmazdır.

Gencin karşı karşıya olduğu en önemli şey; anne babadan ayrı, kendi kişiliğini, kimliğini oluşturmasıdır. Bu süreç kendi inançlarını, değerlerini, isteklerini, arzularını, rüyalarını keşfetmeyi içerir. Kendi dünyalarını bulmaya ve ailenin koruyucu çemberinden çıkabilecek kadar güçlü olduklarına inanmaya ihtiyaçları vardır. Genç bir kadın şu soruları cevaplamak zorundadır: “Ben kimim ve nereye gidiyorum?” Bunu cevaplayabilmek için kendi kendisi olmasını engelleyen tehditlerden uzak durmalıdır. Hemen her zaman anne, bu tehditlerin başında gelecektir.

Anne, genç kadının çok az bir süre önce ayrı bir birey değil, annenin bir parçası olduğunun hatırlatıcısıdır. (Genç kızlar, bireyselliklerini ve kendi kuvvetlerini ortaya çıkarma ihtiyacıyla, bakılmayı, beslenilmeyi, hayatın zorluklarına karşı korunmayı bırakmak zorunda kalırlar.) Ve bu hiç de kolay değildir. Genç kız, annesinin hayatını kontrol etmesinden kurtulmak ister. “Beni yalnız bırak., hayatıma karışmaktan vazgeç...ben kendime bakabilirim” diye ısrarla söylenip durur.

Fakat işin doğrusu, kendisine bakıp bakamayacağından ve yalnız kalmak isteyip istemediğinden emin değildir. Bağımsızlık için çığlık atarken, gizlice annesel bakımın rahatının ve annesel kontrolün güvenliğinin sürmesini ister. Bu uzatmanın yanısıra, annenin kollarına geri dönmemesi gerektiğinin de farkındadır. Büyüme sürecinde anneyle psikolojik bir mesafe koymak zorunda kalır.
Ekitap İndir
[alert title="LÜTFEN DİKKAT!" icon="info-circle"] SİTEMİZ SİZLERDEN ASLA LİNKLERE ULAŞMANIZ İÇİN TELEFON ONAYI VS. İSTEMEZ! BU TÜR REKLAMLAR AÇILIRSA KESİNLİKLE İTİBAR ETMEYİNİZ. Kitap linkine "LOGO" tıkladıktan sonra 5 sn geri sayımı bekleyip "REKLAMI GEÇ" butonuna basarak geçmeniz yeterli. Kitabın yüklü olduğu siteyi göremezseniz reklam sayfalarının arkasında kalmıştır, tarayıcınızdaki sekmelerinizi kontrol ediniz. [/alert]

Rachel Hore - Anı Bahçesi

Rachel Hore - Anı Bahçesi


Yıllarca esaret altında kalmış tutkular ve anılarla dolu bir bahçe...

Cornwall'da bulunan muhteşem manzaralı, el değmemiş Lamorna Koyu bir asır önce pek çok sanatçının uğrak noktasıydı. Bugün ise talihsiz bir aşkın ve annesinin ölümünün acısını atlatmak isteyen Mel Pentreath için huzurlu bir sığınak...

Büyüleyici olduğu kadar soğuk ve karanlık olan Merryn Hall'da bir kır evi kiralayan Mel, bir yandan çevresindeki yeni dünyayı kucaklarken bir yandan da ev sahibi Patrick Winterton'a bahçe işlerinde yardım etmeye koyulur. Patrick'in tavan arasında unutulmuş bazı resimler bulmasıyla birlikte kendilerinden çok şey bulacakları gizemli bir tutkunun sıra dışı hikâyesini keşfederler. Mel ve Patrick geçmişteki hayal kırıklıklarının üstesinden gelmeye çalışırken yeni bir aşkın kapısını da aralarlar. Ancak Mel'in bu büyülü dünyası çok geçmeden gerçekler ve tehditlerle sarsılır.

Anı Bahçesi, bir kuşaktan diğerine uzanan hatıralar ile mutlu olma yolunda benzer engellerle karşılaşan, farklı yüz yıllarda yaşamış iki kadının etkileyici öyküsünü anlatıyor. Büyülü bir dünyanın kapılarını aralamaya hazır olun.

"Yasak bir aşkın olağanüstü öyküsü. Muhteşem bir roman!"
-Yours Magazine-

"Rachel Hore yeteneğini konuşturmuş.
Tarihte yaşanmış gizemlerin ustalıkla işlendiği bu roman bir çırpıda okunuyor. Çok zekice." 
-Now Magazine-

"Arzuların saklandığı küçük Lamorna Koyu… Yasak aşkın ve iki büyülü masalın perde arkası…"
-Daily Mirror-

Kitaptan Alıntı

Mel arabanın cazırdayan radyosunu kapatıp yağmurun dövdüğü ön camdan kör karanlığa bakarken, Cornwall, rahatlamak için harika bir yer, diye düşündü hafif bir huzursuzluk hissiyle. 

Nereye gittiğiyle ilgili en ufak bir fikri yoktu. Farların ışığında insanın kalbini durduracak kadar ani bir şekilde yükselen taştan çitlerle, dik yamaçlarıyla dolambaçlı kasaba patikalarını kaplumbağa hızıyla geçmek bile bir hız trenini sürmek gibiydi.Gönderdiği fotokopisi çekilmiş haritanın altına kalın uçlu bir dolmakalemle, Newlynden çıktıktan iki kilometre sonra dörtyol ağzındaki çömlekçiden sola dön, diye karalamıştı Patrick. 

Ama Mel karanlıkta hiç çömlekçi tabelası görmemiş ve yanlış olmadığını umarak kavşaktan sola dönmüştü. “Neden bütün bu küçük yollar bir daire çiziyormuş gibi geliyor,” diye sordu kendine sinirli bir şekilde ve “Neden hiçbir yerde doğru düzgün tabela yok?”

Yolculuğun kâbus gibi geçmiş olması çok üzücüydü, çünkü Mel bu seyahati asırlardır bekliyordu. Güney Londra’da, Sanat Tarihi bölümünde öğretim üyesi olarak çalıştığı üniversitedeki, uzman hoca David Bell, ona çalışmak için bir dönemlik izin almasını tavsiye ettiğinden beri. David’in onu uyarışı hâlâ kulaklarında çınlıyordu:‘Eğer buradan biraz uzaklaşmazsan Mel, korkarım kendini hasta edeceksin.”

Yine bir başka virajı alırken, insanın yönünü kaybetmesinin birden fazla yolu var, diye düşündü sefil bir halde... Bu da neydi böyle! Karanlıktan hızla fırlayan bir şey görünce aniden frene bastı.

Bir baykuştu - çarpışmadan bir saniye önce, kuş gecenin içine doğru dalmadan, kıvrım lı bir gaganın üzerinde ışıl ışıl parlayan iki göz görür gibi olmuştu. Mel şaşkın bir halde bir süre oturdu, kalbi hâlâ güm güm çarparken ayağını frenden çekti ve araba bir kez daha ileri doğru hareket etti. Bir sonraki köşede, T kavşakta sarsıla sarsıla tekrar durana kadar.

Tanrı aşkına, şimdi hangi yola sapacaktı? El frenini çekti, saate baktı -sekizi çeyrek geçiyor, bir Nisan akşam ı için hava oldukça k aran lık tı- ve navigasyonun ışığına bastı.

Mel bir baş ağrısının başlama ihtim aline karşı boynunu ve omuzlarını esneterek zayıf ışıkta, kısık gözlerle Patrick’in haritasına baktı. Parmaklarıyla, her biri birbiriyle kesişen belli belirsiz yol çizgilerini, sonra da aradığı yolu takip etti. Yol, Lamorna köyünün içinden sola kıvrılıp Lamorna Koyuna çıkm adan önce zikzaklar çizerek M erryn H all’dan geçiyordu.

Titreyerek, yağmurda haritayla eşleşen bir tabela, bir işaret görebilmek için arabanın cam ını açıp dışarıya doğru eğildi. Ama hiçbir şey yoktu. A rtık Lamorna’nın çok yakınında olmalıydı, ama eğer dikkatli olmazsa bütün geceyi dolanarak geçirebilirdi. 

Yolcu koltuğundaki spor çantasına uzandı ve cep telefonunu bulmak için çantayı karıştırdı, sonra Patrick’in haritanın üst kısmında, altını çizdiği telefon num arasını tuşladı. Ekranda, “Şebeke yok,” yazısı belirdi.
Ekitap İndir
[alert title="LÜTFEN DİKKAT!" icon="info-circle"] SİTEMİZ SİZLERDEN ASLA LİNKLERE ULAŞMANIZ İÇİN TELEFON ONAYI VS. İSTEMEZ! BU TÜR REKLAMLAR AÇILIRSA KESİNLİKLE İTİBAR ETMEYİNİZ. Kitap linkine "LOGO" tıkladıktan sonra 5 sn geri sayımı bekleyip "REKLAMI GEÇ" butonuna basarak geçmeniz yeterli. Kitabın yüklü olduğu siteyi göremezseniz reklam sayfalarının arkasında kalmıştır, tarayıcınızdaki sekmelerinizi kontrol ediniz. [/alert]

Arundhati Roy - Küçük Şeylerin Tanrısı
Arundhati Roy - Küçük Şeylerin Tanrısı
Arundhati Roy, İngiltere'nin en saygın edebiyat ödülü olan Booker Ödülü'nü 1997 yılında Küçük Şeylerin Tanrısı adlı romanıyla aldı. Lirik bir dille, şiirsi bir anlatımla, bir söz-büyücü gibi kullandığı sözcüklerle, yasak bir aşkın çökerttiği bir ailenin soluk kesen dramını anlattı. Varlıklı bir Hindu ailesinin güzel kızı Ammu, ailesinin yanında çalışan bir işçiye aşık olur. Önüne geçilmez, kural tanımaz, tutkulu bir aşkla bağlanırlar birbirlerine. Oysa genç adam Dokunulmazlar sınıfındadır, toplumun en alt kademesinden. Sonu olmadığını bildikleri bu aşkta Küçük Şeylerle 'le yetinirler, geleceği düşünemezler. Genç kadının ayrıldığı kocasından olan biri kız, biri erkek ikiz çocukları bu aşkın doğal tanıklarıdır. Olaylar, birbirinden ayrılmayan bu çift yumurta ikizlerinin çevresinde döner, kızın gözüyle anlatılır. Arundhati Roy, geriye dönüşlerle örüyor kurgusunu ve beklenmedik, dehşet verici sona ulaştırıyor. 1960'lı yılların sonunda, Hindistan'ın güneyinde geçen bu öyküde, arka planda İngiltere'den bağımsızlığını yeni kazanmış, siyasal çalkantılar içindeki bir Hindistan'ı, Kast Sisteminin ürkütücü koşullarını ve toplumsal tabuları buluyoruz. Hindistan'da yayınlandığında, Hristiyan bir Hindu kadınıyla alt kasttan bir erkek arasındaki aşk ve aşk sahneleri Hint gelenek ve göreneklerine aykırı düştüğü için büyük tartışmalara yol açan Küçük Şeylerin Tanrısı bir solukta okunan unutulmaz bir roman.

Kitaptan Alıntı

1Cennet Turşuları ve Konserveleri

Ayemenem’de mayıs, sıcak ve bungun geçer. Gündüzler uzun ve nemlidir. Irmak ufalır, kara kargalar sessiz, toz yeşili ağaçlarda, parlak mangolardan karınlarını doyurur. Kırmızı muzlar olgunlaşır. Ekmekağacının meyveleri patlayıp açılır. Utanmaz etsinekleri meyve kokulu havada tekdüze vızıldarlar. Güneşte adamakıllı sersemler, sonra parlak pencere camlarına çarpıp ölürler.

Geceler bulutsuzdur, ama uyuşuk ve gönülsüz bir beklentiyle doludur. Haziran başında güneybatıdan musonlar esmeye başlar, tam üç ay rüzgâr ve yağmur eksilmez, arada yakıcı, pırıl pırıl bir güneşin bir görünüp bir kaybolduğu olur; coşan çocuklar bu güneşten yararlanıp oynarlar. Kırlık yerler arsız bir yeşile bürünür. Çitlerdeki tapiokalar kök salıp çiçek açarken sınırlar birbirine karışır. Tuğla duvarlar yosun yeşiline döner. Biber asmaları elektrik direklerine dolanıp uzar. Irmağın kırmızı killi kıyılarında yaban sarmaşıkları yerden fışkırır ve suların kapladığı yollara yayılır. Pazaryerlerinde tekneler işler. Karayollarındaki çukurları dolduran su birikintilerinde küçük balıklar ürer.

Rahel’in Ayemenem’e döndüğü gün yağmur yağıyordu. Eğik düşen gümüşsü ipler yumuşamış toprağa çarpıyor, tüfek mermisi gibi dövüyordu onu. Tepedeki eski evin dik üçgen çatısı, kulaklara kadar indirilmiş bir şapka gibi duruyordu. Yol yol yosun bağlayan duvarlar yumuşamış, topraktan yükselen nem yüzünden hafifçe bükülmüştü. Bitkilerle dolup taşan yabanıl bahçeyi küçük canlıların fısıltısı ve koşuşturması kaplamıştı. Yüksek ağaçların dibindeki çalılıkların arasında bir çıngıraklı yılan parıldayan bir taşa sürtündü. Neşeli iri, sarı kurbağalar kendilerine eş arayarak köpüklü havuzda dolaşıyorlardı. Evin önündeki, yapraklarla kaplanmış bahçe yolundan sırılsıklam bir fare şimşek gibi geçti.

Ev terk edilmiş gibiydi. Kapılar ve pencereler kilitliydi. Öndeki veranda bomboştu. Hiçbir eşya yoktu. Ancak krom kuyruklu gökmavisi Plymouth, hâlâ kapının önünde duruyordu, evin içindeki Bebek Kochamma da hâlâ yaşıyordu.

Bebek Kochamma, Rahel’in büyük halası, büyükbabasının kız kardeşiydi. Asıl adı Navomi’ydi, Navomi Ipe, ama herkes ona Bebek derdi. Hala olacak yaşa geldiğinde Bebek Kochamma denir oldu. Rahel onu görmeye gelmemişti. Ne bebek büyük hala ne de yeğeni bu konuda hayal kurarlardı. Rahel erkek kardeşi Estha’yı görmeye gelmişti. Çift yumurta ikiziydiler. Tıp dilinde dizygot dediklerinden. Aynı anda döllenen iki ayrı yumurtadan doğmuşlardı. Estha –Esthappen– on sekiz dakika daha büyüktü.

Estha ile Rahel birbirlerine pek benzemezlerdi; sıska, tahta göğüslü, bağırsakları kurtlu ve Elvis Presley bukleli oldukları yıllarda bile, Ayemenem’deki eve bağış toplamaya gelen Süryani piskoposların ya da sırıtan akrabaların arasından hiç, “Hangisi hangisiydi?” ya da “Kim kimdi?” türünden soru soran çıkmamıştı.

Karışıklığın kökü daha derin, daha saklı bir yerdeydi.

Belleğin yeni başladığı, hayatın “Başlangıç”larla dolup taştığı, “Son”ların ise olmadığı, “Her Şey”in “Sonsuza Kadar” olduğu o ilk, değişken yıllarda, Rahel ile Esthappen ikisinin birlikte “Ben” olduğunu düşünüyorlardı; ayrı ayrı, bireysel olarak da “Biz” ya da “İkimiz” diyorlardı. Sanki az rastlanır bir Siyam ikizi türüydüler de bedenleri ayrı, kimlikleri ortaktı.

Şimdi, bunca yıl sonra Rahel’in aklına, bir gece uyanıp Estha’nın gördüğü saçma düşe güldüğü geliyor.

Sahip olmaya hakkı olmadığı başka anıları da var Rahel’in.

Örneğin Portakallıiçecek Limonluiçecek Adamı’nın, Abhilash Sineması’nda Estha’ya ne yaptığını da (oysa kendisi orada değildi) anımsıyor. Madras’a giden Madras Postası’ndaki domatesli sandviçlerin –Estha’nın yediği Estha’nın sandviçleriydi bunlar– tadını da anımsıyor.

Ve bunlar yalnızca küçük şeyler.
Ekitap İndir
[alert title="LÜTFEN DİKKAT!" icon="info-circle"] SİTEMİZ SİZLERDEN ASLA LİNKLERE ULAŞMANIZ İÇİN TELEFON ONAYI VS. İSTEMEZ! BU TÜR REKLAMLAR AÇILIRSA KESİNLİKLE İTİBAR ETMEYİNİZ. Kitap linkine "LOGO" tıkladıktan sonra 5 sn geri sayımı bekleyip "REKLAMI GEÇ" butonuna basarak geçmeniz yeterli. Kitabın yüklü olduğu siteyi göremezseniz reklam sayfalarının arkasında kalmıştır, tarayıcınızdaki sekmelerinizi kontrol ediniz. [/alert]

Debbie Macomber - On İki Gün

Debbie Macomber - On İki Gün


Satış elemanı olarak çalıştığı mağazada mutsuz olan ve sosyal medya ile ilgili bir işin hayalini kurarak blog yazmaya başlayan, neşeli, sevecen Julia...
Julia’nın kapı komşusu olan, asık yüzlü, huysuz ama çok yakışıklı Cain.
İkilinin yolu her sabah asansörde kesişirken, hangisinin duyguları galip gelecek?
Julia, kendisini sinir bozucu bulduğunu söyleyen bu adamı “iyilik planı” ile alt edebilecek mi?
Ve en önemlisi Cain, aralarında gelişen ilişkinin ardındaki sırrı öğrendiğinde her şey aynı kalacak mı?

Kitaptan Alıntı

Cain Maddox asansöre adım attı ve kapılar kapanmak üzereyken bir kadının seslendiğini duydu.

“Bekletir misiniz?”

Cain, kapıların kapanmasını engellemek için kolunu uzattı. Koridorun sonundaki dairede oturan kadının hızla ona doğru geldiğini gördüğünde içinden söylendi. Bakışlarım ileri dikerek sohbet etmek istemediği mesajını verdi. Binaya taşındığından beri, son birkaç aydır birçok kez bu tuhaf kadınla karşılaşmıştı. Kadın, pek çok kez, Cain’in İrlanda seteri Schroeder’i sevmek için durmuştu. Destekli yaşam tesisine taşınan büyükbabası Bernie’den Cain’e kalan köpek. Kadın, tüm ilgisini köpeğe yönelterek gevezelik etmişti. Pek konuşkan bir tip olmayan Cain ise, onun sorularına kısa yanıtlar vermekle yetinmişti. Tamam, kadın fena biri değildi ama gülümsediğinde aşırı şirin oluyordu. Pekâlâ, itiraf edecekti Cain. Onu çekici buluyordu. Onda ne bulduğundan emin değildi çünkü cıvıl cıvıl, mutlu kadınlar Cain’e genellikle çekici gelmezdi. Ne olursa olsun, bu işin bir yere varacağı yoktu ve Cain’e göre hava hoştu. Böyle bir derdi de yoktu zaten. Yine de kadını ne zaman görse, zihninde sarı bir ışık yanıp sönmeye başlıyordu. Alarm, alarm. Yakın tehlike. Cain, bu kadını ilk gördüğünden ve onun neşeli ‘günaydın’ım duyduğundan beri onun bir baş belası olduğunu biliyordu. İsmi bile hayat doluydu: Julia. Ona baktığında, Julie Andrews’un kollarını açarak neşeli ve heyecanlı bir şekilde ortalıkta dönüp durduğu, Neşeli Günler filmindeki o sahneyi gözlerinin önünde canlandırması işten bile değildi. Bunu düşünmek bile, Cain’in korkudan sinmesine neden oluyordu. Basitçe anlatmak gerekirse, sabahları sevmesi için pek nedeni yoktu ve İkincisi, kadınlara güvenmemesi gerektiğini öğreneli uzun zaman olmuştu; özellikle de coşkulu ve cana yakın görünen kadınlara. Deneyimlerinden dersini iyi almıştı ve ağzı sütten bir kez yandığından, yoğurt bile yememeye başlamıştı. Kadın biraz nefes nefese asansörden içeri süzülürken, “Teşekkürler,” dedi. Evet, süzülürken. Cain’in yanında durduğunda, mantosu çevresinde döndü. Mantosunun yakasına, üzeri mücevhere benzeyen taşlarla bezeli, şirin bir Noel ağacı şeklinde bir broş iğnelemişti. “Bu sabah geç kaldım.”

Kapıyı kapatmak için düğmeye basan Cain onu duymazlıktan geldi. Kaba olmak istemiyordu ama sohbet havasında da değildi.

“Geçen gün sizi parkta Schroeder’i gezdirirken görmemiş miydim?” diye sordu kadın.

“Hayır.” Cain onu görmemişti. Belki de görmüştü ama bunu itiraf etmeye istekli değildi.

“Gerçekten mi? Fakat sizi gördüğüme kesinlikle eminim.”

Cain, onun bu yorumunu yanıtsız bıraktı. Şu asansör daha hızlı hareket edemez miydi? Neyse ki asansör, kadın sohbetine devam edemeden giriş kata ulaştı.

“Pek sabah insanı sayılmazsınız, değil mi?” diye sordu kadın, Cain gazetesini toparlayıp kolunun altına sıkıştırarak kapıya doğru ilerlerken. Julia da onu takip ederek kapının diğer kanadını açtı. Cain, bu kadından kurtulamayacak mıydı? Dışarı çıkar çıkmaz, Kuzeybatı Pasifik kışlarının bir parçası olan Seattle çisentisiyle karşılandılar. Cain’in bir sigorta uzmanı olarak çalıştığı sigorta şirketi yürüme mesafesindeydi. Julia, Starbucks’ın önündeki otobüs durağına kadar adımlarını onunkilere uydurdu ve neyse ki ardından durdu.
Ekitap İndir
[alert title="LÜTFEN DİKKAT!" icon="info-circle"] SİTEMİZ SİZLERDEN ASLA LİNKLERE ULAŞMANIZ İÇİN TELEFON ONAYI VS. İSTEMEZ! BU TÜR REKLAMLAR AÇILIRSA KESİNLİKLE İTİBAR ETMEYİNİZ. Kitap linkine "LOGO" tıkladıktan sonra 5 sn geri sayımı bekleyip "REKLAMI GEÇ" butonuna basarak geçmeniz yeterli. Kitabın yüklü olduğu siteyi göremezseniz reklam sayfalarının arkasında kalmıştır, tarayıcınızdaki sekmelerinizi kontrol ediniz. [/alert]

Author Name

{picture#https://lh3.googleusercontent.com/FymUrEaf4VRt8qa37E5vOFjGq7rw0baT5ScQ7nwsZ7F1nMsihsXMJ-ECCaNgexvSUbcSY44G8IikGvIN11CTzgVt5G5RX49Wod48BJ1Ip44Xxwhr2t7et1d7jFjNaw1nyI25q9LLS8R7qiefMIQzr5wd02oNh7ki7pALRS_Y003Cm0E5cHu755RtLpH7nZZ6qTWX96FWc3d_Q21qShkKCdjNSsiXgMMOAJlY3Z5W-cI1uecrJrWL0j3SVXP0u4d0fu1_xq6eRQZGyfy2iSJ8Ezr6eJ9Q0py4y-ZMSCCJma9v9rk35pvY-nKQoMq95SI9C3hdRGK_uC3hDIVyAUrpvJfRFZSrKDMeSta6lC03mk12zmjygBVkf8h37zS0j_Cax4_zQekjcWoRvC-dMsNRtdLetCKwUAayhovBiIXenrcPCa9GM-Gw6CNkl-c3DhwCpCkvOcvavfQHS1HLD0yGsNfWJ03NXfi6WAWQg3Kc0ReJWWtdy0lRn4QUQ9obz-rfqBMegiqA_V6JT6d_n_tGATRZkcV5lr-T_CTQuY3Nv_e4la-l0KE7t6snoJui35gO33yCReas0YnaznkHcqFrYhP0mhUXYYwtIGfw4ybiXAT1eW6Nu95XVS411caUXY6OUa-512tP3V5HNzNs7_FjAdqr0pNDGIX6=w146-h118-no} {facebook#https://kitapazzi.blogspot.com.tr/} {twitter#https://twitter.com/Kitapazzi} {google#Yhttps://plus.google.com/u/0/104699689942249315316}

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.